22 Temmuz 2017 Cumartesi

Gaiman'ı Okumak - I. Kısım

     Birkaç gün önce, en azından 5 yıldır yapmayı planladığım, hep aklımın bir köşesinde yer etmiş bir şeyi -sonunda!- başarabildim: Sandman'e başladım! Hatta iki cildini (Preludes and Nocturnes ve The Doll's House) bitirdim bile. Bugün ikinci cildi bitirdikten sonra kendimi "neden bununla bir şeyler yazmıyorum?" diye düşünürken buldum ve bir blogum olduğunu hatırlayıverdim. Şunu da belirteyim, bu yazı yalnızca Sandman hakkında değil, okuduğum tüm Gaiman eserleri ve benim kişisel Gaiman "serüvenim" hakkında olacak. Sonrasında da Gaiman okumaya yeni başlayacak insanlar için rehberimsi bir şey ya da hiç değilse bir okuma sırası hazırlamaya çalışacağım. Okumadığım Gaiman kitapları, yani Anansi Boys, Fragile Things, Fortunately the Milk, Trigger Warning ve Sandman dışındaki Gaiman çizgi romanları bu listeye dahil olmayacak. Ayrıca Sandman'in ilk ikisi dışındaki ciltlerini (hepsini okuyamadığım için) bu listeye dahil etmeyeceğim.

     SPOILER İÇEREBİLİR. Yazıyı elimden geldiğince spoilerlardan uzak tutmaya çalışacağım, fakat benim spoiler ölçütüm sizinkiyle aynı olmayabilir.

     İyi okumalar!

***
     Neil Gaiman okumaya başladığımda, yanlış hatırlamıyorsam 10 yaşındaydım. Doğal olarak, okuduğum kitap da bir "çocuk kitabıydı", hatta sevgili yazarımızın en ünlü çocuk kitabı olduğunu söyleyebiliriz. Bilinçli Gaiman okurları dışında da bilindiğine inandığım, ayrıca bir animasyon filmi de yapılmış olan bir kitap bu: Coraline, ya da hiç hoşlanmadığım Türkçe çeviri başlığıyla "Koralin ve Gizli Dünya." (cidden, bu ülkedeki çeviri kitap başlığına açıklama ekleme alışkanlığı ne zaman bitecek merak ediyorum.)

     Bu kitabın masum görünüşüne, film kapaklı baskısına, çocuk kitabı kategorisinde sayılmasına falan kanmayın sakın. Coraline karanlık bir kitap, hatta şimdiye dek okuduklarım arasında bile en karanlık Gaiman kitabı olduğunu söyleyebilirim. Tabii bu durum, karanlık tabirinden ne anladığınıza göre de değişir. Çocuklar için yazıldığından dolayı kitaptaki kan, vahşet, ölüm oranı yazarın yetişkinler için yazdığı kitaplara kıyasla oldukça az; fakat bu kitap pek çok insanın içinde bulunan belirsiz, gizli kalmış bir noktaya dokunuyor: "Şeytanla anlaşma yapmak" pahasına aileni, hayatını değiştirme arzusu. Böyle söyleyince binlerce kez işlenmiş, oldukça klişe bir konu gibi geliyor kulağa; fakat Gaiman bu konuyu muazzam bir şekilde işliyor. Bu konunun klişe olabilecek başka şeylerle de bir araya geldiğini görüyoruz: çocuk kitaplarında sık görülen yeni bir yere taşınma meselesi, "perili ev", başka bir dünyaya açılan bir kapının keşfi, konuşan hayvanlar... Tüm bunları süsleyen, bazısı absürt ve ilgi çekici, bazısı korkutucu, bazısı etkileyici karakterler var kitapta. Ne var ki tüm bunlar, tek ve geniş bir çatışmanın içinde kaynaşıyorlar: Sıkıcı ve eğlencelinin, bilinen ve bilinmeyenin, güvenli ve tehlikelinin çatışması. Yetişkinler tarafından konulan kuralları, tehlikeyi göze alarak terk etmek ve daha zevkli olanı tercih etmek. Bir neviyle brokoliyle çikolatanın çatışması diyebiliriz. Gerçi çikolata bu durumda biraz masum bir seçenek gibi görünüyor. Çikolatanın zehirli olduğunu ve Coraline'in gözüne düğmeler dikmeye kalkıştığını söylersek tehlikenin boyutu daha iyi anlaşılacaktır.

     Bir şeyi itiraf edeyim: Hala Coraline'i okumaktan birazcık korkuyorum. Son okumamın üzerinden bayağı zaman geçti, ama şimdi okusam büyük ihtimalle yine aynı etkiyi gösterir. Evde tüm ışıkları açmak zorunda kalırım, gece uyuyamam filan. Filmi de aynı etkiyi yaratıyor, hatta bazı açılardan daha korkunç olmayı başarıyor. Bu arada, oldukça iyi bir film olduğunu da belirteyim. Bir uyarlama olarak da, animasyon filmi olarak da harika. Bu tarz şeylere dayanamayan çocuklara izletmenizi önermem, ama bence yetişkinler için stop motion filmler kategorisinde izlenmesi gerekenler listesinde bulunmalı.

    Genel olarak baktığımda Coraline'in her açıdan öne çıkan, kaliteli bir eser olduğunu düşünüyorum. Okuduğum ilk Neil Gaiman kitabı olmasından da memnunum. O yaştaki bir çocuğun Gaiman'ın tarzını sevmesini sağlayacak, güzel bir başlangıç kitabı. Benim o yaştaki halimden daha az hassas çocuklar için (ki çoğu öyledir diye düşünüyorum) korkunçluğu da sorun olmayacaktır. Buraya, kitabın ruhuna en uygun bulduğum kapak resmini de koyarak yazımın Coraline kısmını bitireyim o halde:

Sanat açısından en beğendiğim Coraline kapağı olmasa da bulabildiğim en "korkunç" kapak buydu.
***

     Coraline'i bitirdikten sonra uzun süre başka bir Gaiman kitabı okumadım. O dönemde fantastik edebiyattan anladığım şey, yoğun bir şekilde worldbuilding içeren, apayrı ve kendi içindeki tüm detayları düşünülmüş bir dünyada geçen, seri halinde kitaplardı. Belki okuyup da sevebileceğim tek kitabı The Graveyard Book'tu o zamanlar. Adamın yazdığı diğer kitaplar hakkında da çok az bilgim vardı, sadece Sandman'in adını duymuştum ve okuduğum kadarıyla konusu, özellikle de Dream karakteri çok ilgimi çekmişti. O dönemde çizgi romanlarla da pek alakam yoktu ve seriyi edinmek için hiçbir zaman ciddi bir çaba göstermedim. Yine de daha sonra Gaiman'ı okumam gerektiği fikrinin aklıma yerleşmesi Sandman sayesinde oldu -her ne kadar Sandman'i ancak yıllar sonra okuyabilsem de.

     Tamamen başka şeylere odaklanmışken ve Gaiman okuma fikri hiç aklımda yokken lisede, ilk sınıfımda, serinin tamamını okumuş bir çocukla karşılaştım. O sırada içinde bulunduğum ortamda bu oldukça etkileyici bir özellikti. Lisenin öncesinde, tanışacağım insanlara dair büyük beklentilerim vardı ve sonrasında pek çok açıdan tam anlamıyla hayal kırıklığına uğradım. Sınıfımın neredeyse tamamından nefret ediyordum. Hiç kimseye, kendim de dahil olmak üzere, katlanamıyordum. Sınıfımdaki Sandman okumuş çocuk (kısaca SSOÇ diyelim) okulda saygı duyduğum az sayıdaki insanlardan biriydi ve bayağı kültürlüydü. SSOÇ'la pek arkadaş olamasak da bir gün Sandman'in benim de ilgimi çektiğini ve okumayı istediğimi söyledim, o da bir teneffüs boyunca bana Sandman hakkındaki sevdiği şeyleri, mitolojik yanını, farklı sanatçıların karakterleri çizim tarzını falan anlattı. Hatta biraz Stardust'tan falan da bahsetti. Daha sonra, çok kısa bir zaman içinde SSOÇ da ben de okul değiştirdik, o yüzden hala Gaiman'ı seviyor mudur bilmiyorum. Söylemeden edemeyeceğim, tam "aaa ortak noktalarımın olduğu bir insanla tanıştım!" derken asla arkadaş olamamak çok kötü bir şey, özellikle de yalnız ve mutsuz bir ergenseniz. Gerçi yalnız ve mutsuz bir ergen olmak başlı başına kötü bir şey. (Ahh lise yılları. Şimdi gidip biraz My Chemical Romance dinleyeceğim sanırım :P)

     Devam edelim. SSOÇ sağ olsun, bir gün yakın bir arkadaşımla konuşurken ona Gaiman okumak istediğimden bahsettim ve o da SSOÇ'la bir teneffüslük sohbetimden yaklaşık bir yıl sonra, doğumgünümde bana Interworld'ü (ya da Türkçe başlığıyla Ara Dünya'yı) yolladı. 

     Hediye kitapları değerlendirirken zorlanıyorum. Kitabın menfi yönlerinden bahsettikçe o kadar zahmet edip de hediye almış kişiye hakaret ediyormuşum gibi geliyor. Hele de alan kişi yakın arkadaşımsa. Ama şimdi madem biz bizeyiz, itiraf etmem gerek: Arkadaşımın bana doğum günü hediyesi yollaması ne kadar harika bir davranışsa da kitap... birazcık talihsiz bir seçimdi. Öncelikli olarak, bir bilim kurgu kitabıydı ki bilim kurguyla aram çoğu zaman iyi değildir. İkincil olarak Gaiman standartlarına göre cidden kötü bir kitaptı.

     Önce şuraya havalı bir kapak resmi koyayım:



     Kapakta neden Yunan büstüne benzer bir şey bulunduğuna dair hiçbir fikrim yok. Açıkçası, kitap hakkında hatırladıklarım şunlardan ibaret: Paralel evrenler. Aynı çocuğun zilyon tane ayrı evrenden çıkmış, ismi biraz değişik versiyonları. Yürümekle ilgili süper gücümsü bir şey. Bir de - ımm, uzay gemisi? Bunu söylerken hiç de kendimden emin hissetmiyorum, ama şimdi dönüp bakınca uzay gemisiyle ilgili bir şey mutlaka olmalıymış gibi geliyor. 

     Bu kitap hakkında söyleyebileceğim çok az şey var. Konu bakımından yaratıcı olduğunu, orijinalliğini takdir ettiğimi hatırlıyorum. Kolay okunur bir kitap olduğunu, sıkmadığını söyleyebilirim. Sonradan öğrendiğim kadarıyla İthaki çevirisinde beğenilmeyen çok nokta varmış. Ben okurken pek fark etmemiştim, ama eğer okuyacağım diyorsanız orijinal versiyonunu tercih etmenizi öneririm. Çok bayılmadığım bir kitapsa da okurken ıstırap çekmedim, o yüzden bilim kurgu seviyorsanız bir denemenizden zarar çıkmaz herhalde.

***

     Gaiman'ı ilk kez yetişkin aklıyla, bilinçli bir şekilde okuyuşum Stardust sayesinde oldu. Nasıl bir kitap olduğunu belirtmek için şu alıntı yeter sanırım:

"A philosopher once asked, "Are we human because we gaze at the stars, or do we gaze at the because we are human?" Pointless, really... "Do the stars gaze back?" Now, that's a question."

     Bu alıntıyı çok seviyorum. Tüm Gaiman kitaplarındaki en sevdiğim kısımlardan biri olabilir. Benim için, bir bakıma fantastik edebiyatın ne olduğunu özetliyor sayılır: var olduğumuz dünyanın sıkıcı kalıplarından kurtulabilmek, saf yaratıcılık ve hayal gücü. Kafamızdaki sınırların yok oluşu.

     Daha önce Gaiman okumuş birine, "Bu yazarın kitaplarını okumaya nereden başlamalıyım?" diye sormanız durumunda alacağınız cevap büyük ihtimalle Yıldız Tozu olur. Katılıyor muyum bilmiyorum, Yıldız Tozu'nu sevmiş olmama rağmen daha çok sevdiğim Gaiman kitapları var. Ne var ki bu tercihin arkasındaki mantığı anlayabiliyorum. Daha önce fantastik edebiyatı severek okumuş bir insan için Yıldız Tozu, fantezinin beslendiği klasik kaynaklarla Gaiman'ın kendine özgü stilinin mükemmel bir bileşimi olacaktır. Okurken tanıdık bulacağınız, rahat hisstmenizi sağlayacak bir sürü motif var: verilen bir söz uğruna önemli bir yolculuğa çıkan bir kahraman, cadılar, sihir, bir panayır, her yerden fışkırıp duran sihir... Fakat Stardust'ı özel kılan şey, Neil Gaiman'ın kitabına yansıttığı saf yaratıcılık. Buna peri masallarının matraklığını yansıtan türden bir yaratıcılık diyebiliriz. Eski bir Üstelik bu güzel özellik İngiliz kasabasında yaşayan karakterin sıkıcı hayatıyla hiç göze batmadan birleştirilmiş. Kitap boyunca her yerlerden beklenmedik bir şeyler çıkabileceği hissiyle ilerliyorsunuz, öyle de oluyor zaten. Mantığa uygunluk, sıradanlık bir anda norm dışı şeylere dönüşüyor, tıpkı üstte verdiğim alıntı gibi. Bu açıdan bakıldığında bir peri masalının verdiği hissiyata oldukça yaklaşıldığını söyleyebilirim. Sonuçta Stardust, herkesin bahsettiği şekilde "yetişkinler için bir peri masalı."

     Kitabı okuyalı iki yıl olmuş. Okuma deneyimime dair hatırladığım en önemli şey, bu bahsettiğim peri masalı atmosferi. Yıldızın, yani Yvaine'in ilgi çekici, sivri köşeleri olan bir karakter olduğunu hatırlıyorum. Ana karakter ise aklımda oldukça silik bir şekilde kalmış. Kitabın başlarındaki kasaba kısımlarında biraz büyülü gerçekçilik havası olduğunu anımsıyorum. Kitaba dair en net hatıram ise UÇAN GEMİ. Basbayağı kürekleriyle, tayfasıyla falan uçan, alta bakınca bulutları gördükleri bir gemi vardı. Böyle söyleyince kulağa o kadar da özel bir şeymiş gibi gelmiyor, ama okurken çoooook hoşlanmıştım bu fikirden. Hayatımın geri kalanını öyle bir gemide geçirmeyi çok isterdim.

     Stardust, başlangıcından sonuna kadar okumaya değer, ilgi çekici bir kitap. Bunları yazarken kitabı hatırladıkça yeniden okuma isteğim canlandı bile. Kitaptan uyarlama bir film de var aynı zamanda, fakat izlemeyi denediğimde pek de beğenmemiştim. Hikayenin değiştirilmiş, Hollywood usulü cilalanmış bir versiyonu gibiydi ve karakterlerin hiçbiri zihnimde canlandırdıklarıma benzemiyordu. Bu nedenle izlemenizi önermem. 

     Yazımın Stardust kısmını tamamlamadan önce ufak bir uyarıda bulunmak isterim: Stardust'ın bir peri masalı olmasına aldanmayın. Çoğu Gaiman kitabı gibi, bu kitabın da karanlık yanları var. Sonuçta boşuna "yetişkinler için" demiyorlar.

Bu da kapak resmi

***

     Yazımın bu ilk kısmının bitişini, kalbimde özel bir yer tutan bir kitapla yapmak istiyorum: The Ocean at the End of the Lane.

     Bu kitap, Coraline ve The Graveyard Book ile birlikte en sevdiğim Gaiman kitapları arasında yer alıyor. Üçüne de baktığımda, kurgularının arkasında anlatılan şeylerde bir benzerlik görüyorum. Üçü de çocuk karakterlerin gözünden anlatılıyor, ki Gaiman'ın çok iyi becerdiği bir şey bu. Üçü de içinde melankolik bir taraf barındırıyor. Üçünde de büyümeye dair, biraz acı çekerek öğrenilmiş bir şeyler var.

     Kitaplar arasında "çocuk kitabı" ya da "yetişkin kitabı" gibi yaş grubuna dayalı ayrımlar yapmaktan hoşlanmıyorum. Buna rağmen, eğer alışıldık ölçütlerle sınıflandıracak olursam, The Ocean at the End of the Lane (phew, ne kadar uzun bir ismi varmış!) yetişkin kategorisinde kalıyor. Hatta bu kitabın yetişkinliğe erişmeden tam olarak anlaşılamayacağına inanıyorum. Büyümek, çocukluğun geride kalışı üzerine çok fazla şey barındırıyor. Belki de bu yüzden herkesin kalbine dokunabilecek bir kitap bu.

     Çocukluk ve yetişkinlik arasındaki farklar üzerine kitapta yazanlardan biri bu:

"I do not miss childhood, but I miss the way I took pleasure in small things, even as greater things crumbled. I could not control the world I was in, could not walk away from things or people or moments that hurt, but I took joy in the things that made me happy."

     Bu kısım, kitaptaki en sevdiğim kısımlardan biri ve benim için en büyük kişisel değeri taşıyanlardan. Gün geçtikçe burada anlatılan şeyi daha iyi anlıyorum. Küçükken, hayatımın geçtiği çerçeve şimdikine kıyasla çok daha sorunluydu. Asla kontrol edemeyeceğim, nasıl kaçacağımı bilmediğim, hatta kötü olduğunun farkına bile varmadığım kötü şeyler vardı hayatımda. Aile, okul,  arkadaşlar... Hiçbirisinden tam anlamıyla memnun olduğumu hatırlamıyorum. İşin kötüsü, sorunlarımdan asla kaçamıyordum. Bir şeyleri tek başıma değiştirebilmem hiçbir zaman mümkün değildi. Çocukluğunun bir noktasında yetişkinliğin özgürlüğüne kavuşmak için can atarak beklemiş her insan eminim ki anlar bu duyguyu. Bir iki yıldır, kendimi tam anlamıyla yetişkin olabilmişim gibi hissediyorum. Kendi paramı kazanıyorum. Kendi tercihlerimi yapıyorum. Yetişkin olmanın en güzel yanı, kendi hayatının sorunlarını tercih edebilmek. Başkalarının sorunlarına mecbur değilsin, hiç değilse iki seçeneğin oluyor her zaman. Daha başlangıcında olmama rağmen her gün kendimi bu özgürlük için minnettar hissediyorum. Ancak bu özgürlüğe kavuşmamı sağlayan şey, yani hayatımın sorumluluğunun bana ait olması, hayattan aldığım zevki azaltıyor. Her şey bir perdenin arkasına saklanıyor sanki. Eski canlılığını, eski gücünü kaybediyor. Yavaş yavaş soluyor.

     Bu konu üzerine, yani büyümenin hayattaki zevki yok etmesi üzerine çok düşündüm. Hep aklıma bir South Park bölümünü geliyor bu konuyla ilgili olarak: Stan'in cynical birine dönüşüp her şeyi bok olarak görmeye başladığı bölüm. Neyse, bu bağlantıyı niye kurdum bilmiyorum, pek gerek de yoktu aslında. (İzlemek isterseniz, 15. sezonun 7. bölümü.)

     Belki de mesele yalnızca çocukken yetişkinlerin seçtiği sorunlarla fazla boğuşmuş olanlar için bir sorun haline geliyordur. Belki de bununla uğraşmamış olanlar için yetişkinlik, minnettarlık hissettiren bir durum falan değildir. Sadece çocuklukta alınan zevkin bitmesiyle oluşan bir boşluk vardır hayatlarında, hepsi bu.

     Fazla kişiselleştim sanırım. Bu kitabı, kendi duygularımla bağlantı kurmadan okuyabilmek mümkün değil benim için. Sanırım bu sebepten dolayı çok seviyorum. Belirtmek isterim ki, benim gözümde Gaiman'ı kıymetli bir yazar yapan şey, bu tür konuları incelikle işleyebilme yeteneği. Stardust'ı her ne kadar sevsem de benim için yalnızca güzel bir kitap konumundaydı, o kadar. Gaiman'a duyduğum hayranlığı başlatan kitap ise The Ocean at the End of the Lane oldu. Hala Gaiman'ın diğer yetişkin kitaplarında takındığı tarzda beğenmediğim pek çok yan var. Örneğin fantezi unsurlarındaki tutarsız yan beni rahatsız ediyor. Harry Potter'la büyümüş bir insan olarak, normal-dışı dünyanın tutarlı bir şekilde sistemleştirildiği eserleri daha bir seviyorum, dünyalarını kendime daha yakın buluyorum. Öteki bir sorun da Gaiman'ın hikayenin kendisini oluşturan kısımlar dışında karakterlere ve kurduğu dünyaya dair çok az bilgi vermesi. Onun kitaplarında kurgunun sağlam bir temele oturacağından, sonunda tatmin olacağınızdan emin olabiliyorsunuz; fakat her seferinde daha fazlasını isterken bırakıyor sizi. Belki de bu nedenle Gaiman'ın kitaplarını okurken "kitap okuyorum" duygusundan kurtulamıyorum. Tabii Coraline, The Ocean at the End of the Lane ve The Graveyard Book'u bunun dışında tuttuğumu belirtmek isterim. Bunların üçü de güçlü kitaplar, üstelik hepsinin anlattığı meseleler dış dünyadan çok insanın içindeki dünyaya, kişisel hikayesine dair olduğu için detaylandırılmış bir dış dünyanın yokluğunu hissetmiyorsunuz.

     Bu kitaba dair paylaşmak istediğim bir alıntı daha var:

"Oh, monsters are scared," said Lettie. "That's why they're monsters."

     Kulağa güzel gelen bir alıntı. Üzerinde düşünmek için çok fırsatım oldu ve fark ettim ki burada kastedilen şeye hiçbir şekilde katılmıyorum. (hahaha bunu beklemiyordunuz dimi :D)  Bence bir şey yüzünden canavara dönüşmekle sebepsiz yere canavar olmak arasında büyük bir fark var ve bir canavarı gerçek bir canavar yapan şey, ikincisi. Tabii bunu alıntıyı fantastik bağlamdan çıkararak konuşuyorum. Ufak bir cümleyi bu kadar ciddiye almam abes tabii, ama canavar olmayı bir sebebe bağlayarak bunu doğru ya da empati kurulabilir bir şeye dönüştürmek bana yanlış geliyor. Aklıma Melez Prens'te Dumbledore'un Harry'ye Voldemort'a üzülüyor olabilir misin diye sorması geliyor. Ne kadar korkarsa korksun, herkesin canavar olmamak için bir seçeneği vardır. Zaten cesaret de korkuya rağmen doğru seçeneği tercih etmek değil mi?

     Ufak bir alıntıya fazla kafa yordum sanırım. Kitapta da bir canavar var, ama bu alıntıyla bir alakası var mıydı hatırlamıyorum. Feci şekilde korkunç olduğunu hatırlıyorum ama.

     Bu kitabın da bir kapak resmini koyarak yazımın 1. kısmını bitirmek istiyorum:



     Hepinize iyi okumalar!

25 Ocak 2017 Çarşamba

Sims 2 Nostaljisi


     The Sims 2 çıktığı dönem içinde efsane bir oyundu. Sonra çıkan hiçbir Sims oyunun yakalayamadığı bir denge vardı içinde. Sanırım bu dengeyi ve oynanabilirliği sağlayan şey dış dünyadan çok Sim'lere ve Sim'ler arasındaki ilişkilere odaklanmış olmasıydı.

     Tabii Sims 3 ve Sims 4, Sims 2'de asla bulunmamış avantajlara sahipler. Gelişen dış görünüş özellikleri. Sims 3 için her şeyin rengini ve desenini istediğiniz gibi modifiye etme şansı, istediğiniz gibi hareket edip kontrol edebildiğiniz bir neighbourhood, yeni traitler, skilller, meslekler... Sims 4'ün Create a Sims kısmı ise yarışılamayacak düzeyde, kariyerlerin işleyiş biçimi ve aspirationlar da bayağı iyi.

     Bir şeyler eksik kalıyor yine de.

    Tüm Sims oyunlarını denemiş biri olarak söyleyebilirim ki sabahlara kadar Sims 2 oynayabildiğim günleri çok özlüyorum. Grafikler bugünkü kadar kaliteli değildi, teknolojisi çok eskiydi, Sim'ler çok çirkindi, çeşitlilik çok azdı... Öte yandan gerçekten çok eğlenceli ve bağımlılık yapıcı bir şeydi. Sims 3 ve 4'teki kolaylıklara alışınca insan eski oyuna dönemiyor, ama 3'ü ve 4'ü oynadığım her seferinde oyun yapımcılarının akılsızlıklarına kızarken buluyorum kendimi.

     Sims'i oynanır kılan şey gerçekçilik falan değildi, karakterlerin bağımsızlığı ve Sims evreninin mizahi yanıydı. Gerçi mizah sonraki oyunlarda da vardı, özellikle 4'te bunu özellikle eklemeye çalıştılar fakat aynı şey olmadı tabii. Nerede rastgele birbirlerine aşık olan, ona buna sinirlenen, aspiration'u tost yapmak olunca aniden mutfağa koşan Sim'ler, nerede 3 ve 4'ün duygusuz Sim'leri.

     Tamam, biliyorum: Sims 4'te duygular var ve onu geliştirmeleri Sim'lere yeni bir boyut katıyor, falan filan... Aslına bakarsanız bunlar hep Sims 4'ün reklamı yapılırken yaratılmış abartılı cümleler. Sims 4'teki duygu sistemi oynayış bakımından Sims 3'teki Mood özelliğinden çok da farklı değil. Sim'lere kendilerine özgü hiçbir şey eklemiyor, kişilikleri ve tepkileri diğer Sim'lerden çok da farklı olmuyor. Sadece birkaç action'la duygularını değiştirebiliyorsunuz. Sims 2'deki eğlenceli şey bu tür değişken duygulardan ziyade Sim'lerin kişiliklerindeki kalıcı şeylerdi. Mesela seçilebilir trait özelliği yerine işleyen şu sistem:


     İşin burçlarla bağdaştırılması biraz saçma olsa da bu karakter sistemi oyunu gerçekten güzel kılan bir şeydi bence, çünkü zıtlıklar üzerinden ilerliyordu. Sims 3 ve 4'teki sistem zıtlıklar üzerinden ilerlemediği için Sim'ler arası ilişkilerde büyük bir etkiye sahip olmuyor sanki. Birbirlerine olabilecekleri kadar sinir olmuyorlar. "Talk about books" gibisinden ek action'lar geliyor traitler sayesinde o kadar.

     Sims 2'de traitler ve actionlar bağlantılı mıydı hatırlayamıyorum, ama kişiliklerini ve birbirlerine karşı tavırlarını etkilediğini hatırlayabiliyorum. Ayrıca aspirationların çok keskin çizgileri olmaması da bazı açılardan iyiydi. Gerçi aspiration çeşitliliği oyunu eğlenceli kılan bir şey,  ama belki bu tarz net çizgileri olmayan bir sistemi de oyuna eklemeliler.

     Turn-on ve turn-offs kısmına söylenecek bir şey yok zaten. Mükemmel bir sistemdi. O kadar zor bir şeye de benzemiyor aslında, neden yeni oyunlara eklemediler ki bunu?

     Tabii kişilikle ilgili her şeyi Sims 2'deki klasik haliyle bırakmak şu anda saçma bir durum olurdu, ama belki bu traitler MBTI tarzı bir şey örnek alınarak tasarlanabilir. Zaten shy ve outgoing özelliklerinin introvert ve extravert'ten farkı yok gibi. Bu tür kişilik teorileri kullanılarak harika şeyler elde edebilirler aslında.

     Bu arada, yazının başına eklediğim video aracılığıyla Sims 2'nin soundtrackinden bahsetmemek olmaz. Sims 3'ünki de çok güzeldi gerçi, ama bunun yeri çocukluğuma ait olması dolayısıyla biraz daha ayrı. Üstümde hipnotize edici bir etkisi var.

     Umarım sonraki Sims oyunları, 2'deki bu güzel özellikleri içinde barındırır.

     Herkese iyi oynamalar.

22 Ocak 2017 Pazar

Moana

     Merhaba!

     Aslında Moana'yı yakın zamanlarda izleyeceğimi düşünmüyordum fakat iki gün önce en yakın arkadaşımla buluştuğumuzda birden Moana'nın -karne günü sağ olsun- o gün vizyona girdiğini fark ettik ve izlemeye karar verdik. Türkiye'deki animasyon seyirci kitlesi -özellikle de prenses filmleri söz konusu olduğunda- çok büyük bir oranda çocuklardan oluştuğu için altyazılı versiyonunu izleyemedik tabii ki, ama yine de çok keyifliydi. Uzun zamandır ilk defa bir prenses filminin orijinalinden önce Türkçe dublajlı halini görmüş oldum.

     Filmden biraz bahsetmeden önce şuraya afişi ekleyeyim:


     Görebildiğiniz üzere Polinezyalı/Hawaii'li -artık ne deniliyorsa o bölgeye- bir prensesimiz var: Moana. Sanırım Polinezya dilinde "okyanustan gelen" anlamına geliyor adı... daha düz bir mantık kurabilirler miydi bilmiyorum, çünkü kızın okyanusla özel bir bağlantısı var. Yanındaki uzun saçlı oltalı adam da Tefiti'nin kalbini çalarak Moana'nın yaşadığı adanın dengesini bozan yarı tanrı kahramanımız, Maui. O devasa olta da şekil değiştirmesine yarıyor.

     Moana, bebekliğinden beri -accayip şirin bir bebekliği var- okyanusa özel bir ilgi duyuyor; fakat en yakın arkadaşını bir okyanus fırtınasında kaybeden babası onun bu ilgisinden oldukça rahatsız. Adadaki denge bozulmaya, hindistan cevizleri çürümeye ve lagündeki balıklar yok olmaya başladığında Moana çözümü -tamamen karakterine uygun bir şekilde- okyanusa açılmakta buluyor. Büyükannesi sayesinde atalarının önceden gezginler olduğunu ve daha büyük yelkenliler inşa ettiklerini öğreniyor ve adada gizlenmiş yelkenlilerden birini alarak Maui'yi bulmak üzere okyanusa açılıyor. Maui'yle yaşadıkları çeşitli olaylar ve birkaç şarkıdan sonra Tefiti'nin kalbini yerine koyuyorlar ve denge düzeliyor. Mutlu son!

     Filmin konusu, genel kurgusu bu. Şimdi birkaç alt başlık halinde eleştirilerimi sunmak istiyorum.

     Karakterler:

     Doğal olarak film büyük oranda ana karakterler Moana ve Maui üzerinden ilerliyor. Moana, her ne kadar okyanusla ilişkisi dışında kendisi hakkında pek bir şey öğrenemesek de, kolay sevilebilen bir karakter. Disney prenses karakterleri konusunda kendi klişelerini aşalı uzun bir süre olduğu için bu konuya fazla değinmek istemiyorum ama Moana gerçekten bağımsız, çözüm odaklı ve bu çözümleri kendi başına gerçekleştirebilen, güçlü bir karakter olarak öne çıkıyor. Fiziksel açıdan da en insani Disney prensesi sanırım, çünkü vücudu Disney standartlarına göre çok daha normal oranlarda, üstelik bu da karakterin sevimliliğinden bir şey eksiltmiyor. Ne var ki filmde gerçek anlamda bir villain olmadığı için Moana'nın kişilik özelliklerini derinlemesine gözlemleyemiyoruz. Sıradışı olması açısından artı puan alsa da, Rapunzel ya da Elsa kadar akılda kalıcı bir karakter değil.

     Maui, trajik geçmişi ve yaşadığı iç çatışma nedeniyle biraz daha ilgi çekici bir karakter. Eğer bir yarı tanrı olmasaydı ve karakter tasarımı (Dwayne Johnson etkisiyle de birlikte) çok ilgi çekici olmasaydı kişilik açısından kendisini çok sıkıcı bulabilirdim, çünkü "saf, hevesli ana karakter ve kurnaz, trajik geçmişi olan sidekick" ikilisinden gına geldi. Tangled'da ve Zootopia'da bu karakter tiplemelerini mükemmel şekilde kotardılar ve kabul ediyorum, ikisinde de karakterlerin bu şekilde işlenmesine bayıldım ama sıktı artık. Hiç değilse birkaç yıl daha bu formülü görmek istemiyorum.

     Bu iki ana karakter dışında çok da geniş bir karakter yelpazesi yok aslında bu filmin. Çılgın büyükanne dışında Moana'nın ailesi çok alışıldık bir aile tablosu çiziyor. Mulan'ın ailesinin Polinezyalı ve bir tık daha az gelenekçi versiyonu denebilir. Hatta Mulan'ın da hafiften çılgın bir büyükannesi vardı diye hatırlıyorum. Altın toplayan yengeç ise (adını hemencecik unutmuşum) villain olmanın kıyısından bile geçemiyor. Tefiti'yi de tanrıça olduğundan klasik karakterler arasında saymıyorum. İnsan karakterler açısından filmin böyle bir yetersizliği var fakat hayvan karakterler açısından oldukça iyi sayılır. Moana'nın evcil domuzunu pek göremesek de tavuk Heihei tek başına filmin bütün mizah yükünü sırtlıyor sayılır. Tabii tek başına bir Maximus - Pascal ikilisi kadar olamıyor, fakat yine de sevimli ve hatırda kalan bir karakter.

     Animasyon kalitesi:

     Açıkçası bu konuda söyleyeceklerimin pek sağlam bir temeli olmayacak, çünkü filmi üç boyutlu izledim ve sanırım Bolt'u izlediğimden beri ilk defa bir animasyon filmini bu şekilde izliyorum. Pek alışık değilim anlayacağınız. Yine de izlenimlerim beni hayal kırıklığına uğratmadı. Disney filmlerinin en güvendiğim yanı da budur: her yeni filmde mutlaka bilgisayar animasyonu açısından yeni veya geliştirilmiş bir şey görebilirsiniz. Frozen'da buz ve kar animasyonunun ne kadar ilerlediğini görmüştük örneğin, Tangled'da ise Rapunzel'in saçları ve filmi romantik dönem tabloları atmosferine sokmak için kullanılan yöntemler harikaydı, aynı şekilde fenerlerin havada uçuştuğu sahne de. Moana'da animasyon açısından en akılda kalıcı şey elbette ki okyanus ve gökyüzüydü. Moana'nın kuma bulandığı sahne de görsel açıdan oldukça eğlenceliydi. Öte yandan filmde devrim yaratacak nitelikte bir şey de yoktu. Bir bakıma daha önce geliştirilmiş tekniklerin son bir rötüşla mükemmelleştirilmesi denebilir, çünkü Moana'dan da önce Pixar filmlerinde mükemmel okyanus ve kum animasyonları görebiliyorduk. Bunun bir eksi olduğunu zannetmiyorum çünkü bilgisayar animasyonunu nasıl daha ileriye taşıyabilecekleri konusunda hiçbir fikrim yok, bu haliyle o kadar harika ki aynı kalitede milyonlarca film dahi yapılsa hiçbiri eski görünmez gözüme. Sanırım bundan sonra odaklanılacak alan iki boyutlu animasyonla üç boyutlunun karmasını yapmak olacak, tıpkı Paperman kısa filmi gibi. Şu anda bunu yapmak çok maliyetli sanırım, ama yeni teknikler icat edildikçe uzun metraj filmlerde kullanılabilecek hale gelecektir. Hatta bildiğim kadarıyla Moana da ilk başta iki boyutlu tasarlanıyordu ve daha sonra bir plan değişimiyle üç boyutlu yapılmasına karar verildi.

     Kurgu ve "film evreni":

     Bu konuda bazı sıkıntılar olduğunu belirtmeliyim. Filmde doğru dürüst bir villain'ın olmadığını söylemiştim zaten, bu durum da filmi aydınlık bir atmosfere soktuğu kadar bazı açılardan zayıf da kılıyor. Kurgunun arkasındaki mesajı cidden beğendim: hayat yaratma gücünün insanlığın eline verilmesiyle dengenin bozulması ve doğanın yaratma gücü kendi elindeyken, müdahale edilmeden kendi dengesini sürdürebilmesi gerçekten çok yerinde ve nasihate dökülmeden verilen bir mesajdı. Yine de bu durum kurgunun zayıflığını kurtarmadı.

     En önemli sorunlardan birisi olayların ritmiydi. Özellikle adadaki kısımda her şey art arda gerçekleşti ve bir olayı sindirmek için araya zaman konulmadan bir diğeri başladı. Karakterlerin geçmişine değinen kısımlar çok hızlı geçiştirildi. Tamam, şarkılar bir şeyleri anlatmak için gerçekten güzel ama çoğu Disney filminde şarkıların verildiği sahnelerin arkasında kurgunun kilit kısımları vardır: Let It Go'dan önceki kısmı düşünün örneğin. Ayrıca zamanı daha verimli kullanmak için şarkıların içine daha fazla şey sıkıştırılabilirdi: buna da en iyi örnek olarak Tangled'dan When Will My Life Begin verilebilir. Tek bir şarkıda Rapunzel'in kişiliğine, kuledeki hayatına, isteklerine hemen hakim oluyorsunuz ve bu hiçbir şekilde zorla yapılmış gibi durmuyor.

    Bir diğer sorun da filmdeki evrenin tamamen iki boyutlu hissedilmesi (ehehehe hayatımın en lame esprisini yaptım şu an). Bunda filmin büyük oranda okyanusta geçmesinin de etkisi var, sonuçta şehir hayatında olduğu gibi arka plana zekice detaylar sıkıştıramazlardı. Gösterebileceğiniz tek şey okyanus ve gökyüzüyse ne yapabilirsiniz ki? Okyanus da tek başına bir karakter gibiydi gerçi, ama davranışları çok tutarsızdı. Karakterleri yelkenlinin üzerine fırlatmak dışında pek bir şey yapmadı sanırım.

     Şarkılar:

     Bu konuda herkesin bayağı beklentisi vardı sanırım, çünkü şarkılar Lin-Manuel Miranda tarafından bestelendi ve yazıldı. Hamilton'ı hiç izlemedim ve Lin-Manuel Miranda'yla ilk kez bu film sayesinde tanıştım. Bu açıdan şarkılardan edineceğim izlenim benim için kişisel olarak çok önemliydi çünkü en sevdiğim kitap serilerinden biri olan Kingkiller Chronicle'da da Lin-Manuel Miranda yapımcılardan biri olarak yer alacak.

     Şarkılar arasında her ne kadar Let It Go kadar akılda kalıcısını bulamasam da genel olarak hoşuma gittiklerini söyleyebilirim. Bu konuda adil bir değerlendirme yapmak gerçekten zor oluyor çünkü Disney'in çıtası çok ama çok yüksek. İster istemez her yeni film bu konuda Aladdin, Beauty and the Beast, Lion King gibi filmlerle yarışmak zorunda kalıyor. Yine de güzellerdi işte, her ne kadar kurgu aralarında karakterlerin sık sık şarkı söyleyeceklerinden veya daha önce şarkı söylediklerinden bahsetmesi sıksa da... Filmin atmosferi yüzünden çoğu neşeli ve mizahi bir tondaydı ve How Far I'll Go, güzel bir şarkı olmasına karşın temel karakter şarkısı olarak biraz eksik kaldı bence. Benim kişisel favorim We Know the Way oldu: hem gösterildiği sahne hem de müzik açısından gerçekten çok sevdim.



     Polinezce (Polinezyaca? Hawaiice????) sözler nedeniyle eski Lilo ve Stitch şarkılarını hatırlattığını da ekleyeyim.

     Bu arada, filmin Türkçe versiyonunu izlediğim için belirtmeden geçemeyeceğim: şarkı tercümesinde asla Disney Rennaisance yıllarında eriştiğimiz seviyeye ulaşamayacağız sanırım. Gerçi o dönemin şarkı sözleri şansımıza çok daha çeviriye uygundu, oysa şimdi Let It Go, You're Welcome gibi şarkıları çevirmek çok daha zor. Colors of the Wind'e kolayca "Rüzgarın Renkleri" denilebiliyor ama Let It Go'yu nasıl çevirebilirsin ki? Mecbur "Aldırma" diye çevirdiler (oysa "sal gitsin" çok daha anlama uygun bir çeviri olurdu bence :P yayy bir kötü espri daha :P). Yine You're Welcome'a "Canımsın" diyerek sinir bozucu da olsa uygun bir çeviri bulabilmişler, hatta Maui'nin karakterine yakışmış bile. Ama genel olarak şarkılardaki kafiye ve ölçü oranı eskilere göre kötü. Söyleyenler de eskisi kadar yetkin değiller sanırım. Türkçe versiyonları tercih etmek için bir sebep kalmıyor yani... Oysa eskiden böyle miydi? Bu kulaklar God Help the Outcasts'in de Türkçesini duydu, ki bence şarkının en iyi versiyonlarından birisidir, dinlemenizi öneririm.

***

     Sonuç olarak, Moana birkaç yıldır art arda gelen muhteşem Disney filmleri arasında çok öne çıkacak bir özelliğe sahip değilse de iyi bir iş çıkartmışlar diyebilirim. Genel olarak son yılların Disney Revival çıtasını hedeflenip her açıdan o kaliteye uygun bir iş yapılmış. Daha iyi olabilir miydi? Evet, özellikle de kurgu ve film evreni konusunda. Yılın en iyi animasyon filmi miydi? Kesinlikle hayır, Zootopia'nın yanında zayıf bir seçenek olarak kalacaktır. Yine de izleyeceğiniz vaktin hakkını verecektir. 

     Moana'yı üç boyutlu Disney prenses filmleri arasında bir yere koyarsam Brave'in biraz üstünde Frozen'ın biraz altında bir yer olurdu bu sanırım. Favorim hala Tangled, her ne kadar animasyon kalitesi geçen yıllar içinde yavaş yavaş demode olmaya başlasa da. Son yıllarda gözümde Tangled ile aynı seviyeye ulaşabilen tek film Zootopia oldu, ki o da bir prenses filmi olmadığı için orijinallik konusunda çok daha büyük bir avantaja sahip.

     Umarım yazım fikir vermek konusunda yardımcı olmuştur. Hepinize iyi seyirler.

20 Ocak 2017 Cuma

Anna Karenina

     Merhaba!

     Çoook uzun süre önce yapmam gereken bir şeyi yaptım: Anna Karenina'yı okudum!

     Açıkçası kitabı tamamen bitirmeme rağmen içimde hala bir suçluluk duygusu var çünkü benim okuduğum versiyonun sonunda Nabokov'un son sözü ve inceleme tarzı bir şey vardı ve o kısımları okumadım daha. Kindle'ımda hala %97 bitirilmiş gibi duruyor sanırım bu yüzden. Açıkçası dün kitabı bitirdiğimde beynim yahniye dönmüştü, o yüzden son söz kısmını okumaya çok üşendim.

     Bu arada belirteyim, beynimin yahniye dönmesinin sebebi kitabın sıkıcı olması değildi. Anna Karenina gerçekten devasa bir kitap ama klasik kitapların geneliyle karşılaştırınca fazlasıyla akıcı ve ilgi çekici kalıyor. Bu açıdan benim edebiyat görüşüme çok uyduğunu söyleyebilirim: bir kitabı mükemmel yapan şeyin aynı anda hem eleştirmenler hem de işin uzmanı olmayan okurlar tarafından beğenilmesi olduğunu düşünüyorum. Derinlik ve anlaşılırlık beraber olduğunda ortaya harika bir iş çıkıyor. Anna Karenina da bu kitaplardan biri işte, belki de en büyük Rus romanı -hatta kimi zaman dünyanın en büyük romanı- olarak anılmasının nedeni budur. İçinde her açıdan derinlik barındırıyor: karakterlerin psikolojisi, kurgu, sosyal ilişkiler, toplumun duruma yönelik eleştiri, felsefe, duygusallık, trajedi... Ayrıca içinde Rus romanlarının genelinde bulunan her şeyi barındırdığını da eklemeliyim. Geçenlerde Facebook'ta Rus edebiyatını çok güzel anlatan bir şey buldum, buraya eklemeden geçemeyeceğim.


     
     Sanırım buradakilerin bir veya ikisi dışında hepsi Anna Karenina'da var.

     Küçükken Rus edebiyatına karşı çözemediğim bir soğukluğum vardı, sanırım gerekli bilgi birikimine ulaşmadan önce Karamazov Kardeşler'in önüme sürülmesiyle yaşadığım iç sıkılmasının bir etkisi. Karakter isimlerinden bile korkunç şekilde sıkılırdım. Sanırım o dönem okumayı başarabildiğim tek Rus romanı Ana'ydı, başka istekle okuduğum bir tanesini hatırlamıyorum çünkü. Ama dört beş yıldır kitaplarla ilgili zevklerim daha rafine bir hale geldi ve ek olarak, Rus kültürüne ve Rus tarihine ciddi bir ilgi duymaya başladım. Yakın dönemde okuduğum ilk Rus yazar Çehov oldu -öykülerine de oyunlarına da bayılırım- ve kader beni ister istemez Anna Karenina'ya getirdi.

     Açıkçası Rus edebiyatının niçin herkes tarafından övüldüğünü şimdi anlayabiliyorum. Anna Karenina muazzam bir kitap. Enerjik, güçlü bir kadın olsa da toplumla uyum sağlayamadığı için kendi trajedisinden kaçamayan Anna'yı görüyoruz kitapta, ve onun Vronski'yle olan ilişkisini... ama kitap bundan çok daha fazlası! Rusya'nın o dönemki taşra hayatından, köylülerin durumundan, ucu zamanla komünizme kadar ulaşmış düşüncelerden, bürokratların hayatından, yozlaşmışlıktan da izler bulmak mümkün bu kitapta. Kitabın sonunda Panslavizm akımını, milliyetçilik akımının güçlen     Elbettişini de görüyoru. Öte yandan insan ilişkileri, aile içindeki ilişkiler müthiş nüanslarla işlenmiş. Zaten dünyanın belki de en ünlü cümlelerinden biri bu kitapta geçiyor: "Mutlu aileler birbirine benzerler, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır." Kitap, ilk cümlede geçen bu mutsuz aileleri de anlatıyor etraflıca. Eserin en takdir edilesi yanlarından biri toplumsal olayların içine insan ilişkilerini ve psikolojisini bu kadar iyi yedirebilmesi, tıpkı aynı anda eleştirmen ve okur beğenisini bir araya toplaması gibi.

     İtiraf etmeliyim ki şu an Anna Karenina'yı överken biraz tuhaf hissediyorum çünkü böylesine büyük ve daha önce değeri bilinmiş bir eseri övmenin bana düşmesi biraz tuhaf oluyor. Sadece, sıradan bir okur olarak, bu kitabı okuduğum için gerçekten mutlu olduğumu söyleyebilirim. Ayrıca filmini de izledim, Keira Knightley'nin de oynadığı 2012 versiyonunu. Daha eski bir versiyonu var mı bilmiyorum ama vardır kesin. Joe Wright tarafından yönetilmiş, afişi de şöyle bir şey:




     Elbette devasa bir edebi eseri sinemaya uyarlamak kolay değil, fakat bu dezavantaja rağmen film benim izlediğim en iyi kitap uyarlamalarından bir tanesiydi -tabii film kültürümün çok iyi olmadığını da belirteyim. Sahne geçişlerine, dekora, kıyafetlere, oyuncuların büyük kısmına bayıldım. Hayalimdeki karakter tasvirine en yakın şekilde yansıtılanlar Stepan Arkadyeviç (Stiva), Anna'nın kocası ve Levin oldu. Öte yandan Vronski benim düşündüğümden çok daha yakışıklıydı. Keira Knightley ise kitapta "dolgun" olarak tasvir edilen Anna'ya kıyasla daha ince kaldı benim gözümde, ama yüzünü ve saçlarını Anna karakterine yakıştırdığımı belirtmeliyim.

     Ha bir de, filmde Cara Delevingne'i görünce çok şaşırdım. O kızın o kadar modern bir görünüşü var ki daha uygunsuz bir oyuncu seçebilirler miydi bilmiyorum. Neyse ki ufak bi roldü.

     OMFG şimdi filmin oyuncu listesine bakayım derken fark ettim ki Stepan Arkadyeviç'i oynayan adam bizim Mr. Darcy???!!?!?!?! WTF.

     Afallamış durumdayım. Demek ki rol yeteneği dedikleri şey bu.

     Her neyse, sonuç olarak Anna Karenina'yı okumanızı öneririm. Bunu benim dememe ihtiyacınız yoktu tabii ama boş verin işte.

17 Ocak 2017 Salı

Mesafe

     Merhaba sevgili okurlarım. Var olmayışınızın geçici bir durum olduğunu düşünerek avunmaya çalışıyorum ama üzülmediğimi de söylersem yalan olur. Anonimliğin verdiği özgürlükten vazgeçmeyi göze alabilsem arkadaşlarımı haberdar edeceğim aslında buradan... ama şimdilik yapamıyorum bunu. Sosyal fobi mi dersiniz artık, başka bir şey mi. Ya da terimlere, şaşaalı (ve bir o kadar da sevimsiz) sözcüklere girmeden buna "mesafe" diyebiliriz.

     "Mesafe". Geniş bir kapsamı var bu kelimenin. Çok fazla şeye uygulayabilirsiniz sanırım.

     Aslında Haikyu!, Twisted ve A Very Potter Sequel üzerine birer yazı yazma gibi bir planım vardı ama sanırım bu yazıda mesafeden bahsetmek istiyorum. Kişisel bir konu olacak, evet. Aslında kişisel şeylerden bunlar herkesi ilgilendiriyormuşçasına bahsetmekten hiç hoşlanmam, özellikle de böyle açık alanlarda. Bunu olayların gizliliği, mahremiyetin ihlali açısından söylemiyorum. Sanki insanları ilgilendirmeyen bir konuyu uluorta paylaşırsam onları rahatsız edecekmişim gibi hissediyorum, kendimi değil. Yoksa ben kendimden bahsetmekten çok memnunum tabii -herkes sever kendinden bahsetmeyi. Özünde bencil ve kibirli yaratıklarız. Kaçınılamayacak bir gerçek, ama özünde o kadar da kötü bir gerçek değildir belki de.

     Neyse, konudan sapmak istemiyorum. Konumuz mesafe.

     "O çok mesafeli bir insan," denildiğinde hepimizin zihninde canlanan bir mesafeli insan tipi vardır. Mesafeli olmak, özünde soğuk ve eylemden ziyade eylemin yokluğuna dayalı bir davranış olduğu için bunun pek fazla çeşidi olamaz gibi gelir sanki. Mesafeli insan, uzaktır. İnsanlardan uzaktır, ilişkilerden uzaktır... kimi zaman dünyadan da uzaktır. Onlarla pek konuşmazsınız. Onlara "arkadaşım" demezsiniz...

     Onlar hakkında pek düşünmezsiniz.

     Bunun iyi veya kötü bir şey olduğunu söylemek bana düşmüyor, ama ben mesafelilik hakkında düşünüyorum. Bana sorarsanız, mesafeli bir insanım ve bu konu hakkında düşünmek için bayağı vaktim oldu. Mesafeliliğin sadece düşündüğümüz anlamda bir soğukluk olmadığının farkına vardım, çünkü o klasik tipolojiyle ben "mesafeli" bir insan değilim. Hatta sıcakkanlı bile diyebilirsiniz bana. Uzaktan görürseniz, çoğu zaman gülümsediğimi fark edersiniz. Bazen gülümsememi tutamam, hatta bu konuda defalarca yanlış anlaşılmalarla uğraşmak zorunda kalmışımdır. (Hayır, eğer gülümsüyorsam ve karşımda siz varsanız bu size güldüğüm anlamına gelmiyor, yalnızca gülecek bir şey olduğu sırada karşımda bulunduğunuz anlamına geliyor. Tabii öteki durumun yaşandığı da olmuyor değil - ama bu çoğu zaman barizdir zaten.)

     Bu huyum bana öğretti ki mesafelilik tek bir tanımdan ibaret değil. Yüzeysel bir davranış da değil. Bir var oluş biçimi. Bir tür seçici-geçirgenlik. Kimi zaman Shingeki no Kyojin'deki duvarları andıran, sizi yamyam devlerden koruyan bir savunma aracı, kimi zaman Rapunzel'in kulesinin duvarları kadar hüzünlü.

     Aslında neşeli ve insanlardan korkmadığım anlarda gerçekten çok sıcak kanlıyımdır. Sarılırım - fiziksel yakınlığı çok severim. Kolunuza girerim. Günün nasıl geçti gibi beylik sorular sorarım, ama gerçekten kastederek sorarım. Gününüzün nasıl geçtiğini gerçekten dinlerim. Tavsiyelerde bulunamıyorsam bile de biraz olsun daha iyi hissetmenizi sağlayacak bir yığın olumlu şey söyleyebilirim. Evet, onlar da beylik laflardır ama içtenlikle söylenince o kadar klişe gelmezler kulağa. Hatta belli bir güven duvarını aşmışsam kötü espriler bile yapabilirim. Şanslıysanız, bazen güzel bir esprime bile denk gelebilirsiniz.

     Hayır, ufak korkuları bir kenara bıraktığımda insanlarla yüzeysel anlamda mesafeli değilim. Büyük grupların içinde gerilsem de teke tek olduğumuzda mantıklı konuşabilirim. İnsanlarla tanışırken ilk adımı atmaya çekinsem ve sonradan sebepsiz şekilde benden hoşlanmadıklarını düşünmeye başlasam da, eğer gerçekten uğraşırsam, bunları fark etmezsiniz. Bir şekilde benim sosyal bir insan olduğumu düşünebilirsiniz.

İlgili Sarah Andersen karikatürü.
     
     Ama aşamadığım belli bir sınır var. Bunu şu anki en yakın arkadaşım dışında kimseyle aşmayı başaramadım -ki şimdiki en yakın arkadaşımla tanışmamız da, arkadaşlığımızın ilerleyişi de "kader" ya da "alın yazısı" tarzı bir şeye inanmamı sağlayacak kadar ilginç şekilde oldu. Nasıl romantik anlamda "the one" dediğimiz insanın varlığına inanıyorsak, benim dünyayı algılayış şeklime göre arkadaşlıkta da bu tür bir "the one" var ve ben bu kişiyle bu dünyada denk gelecek kadar şanslı olanlardanım. Hatta How I Met Your Mother terimleriyle konuşursak kendisiyle dostluğumuz sadece Ted ve Mother'a karşılık gelmiyor, Ted ve Robin'e de karşılık geliyor. O "the one" olduğu kadar da "the friend of my life". (Aynı şeyle romantik ilişkilerimde de karşılaşmayı ümit ediyorum.)

     Bunları okusa nasıl hissederdi bilmiyorum, ama o gerçekten özel bir insan. Konuşsak da konuşmasak da aramızda devasa mesafeleri, buz dağlarını hissetmediğim tek kişi.

     Daha önce başkalarıyla da bu sınırı aşmaya çok yaklaştığım oldu ama hiçbir zaman bu noktaya gelememiştik. Şu anda böyle bir en yakın arkadaşım olduğu için çok mutluyum ama derin arkadaşlıkları seven bir insan olarak, bazen başka gerçek bir arkadaşım olmadığı için üzülüyorum. Tabii ki bunu herkesi silip atma anlamında söylemiyorum, bazı gerçekten yakın olduğum arkadaşlarım da var... Tabii büyük gruplar gelmesin aklınıza, toplasanız iki - üç tane falanlar. Bir de gerçekten sevdiğim, ruhen bağlı hissettiğim ama tuhaf mesafeler ve olaylar yüzünden bağ kuramadığım, sık sık iletişime geçemediğim insanlar var.

     Bu durum beni üzüyor. Dışarıdan baksanız bir sürü yüzeysel ilişkiye sahibim ve bu yüzeysel arkadaşlarım beni gerçekten iyi bir gözle görüyorlar. Bazen sık görüşemediğimize gerçekten üzüldüklerini hissediyorum. Bazen onlar daha fazlası için uğraşmıyor, bazen de ben onlardan kaçıp kitaplarıma, müziğime, dizilerime... kısaca "vakti boşa harcamamak" kategorisinde saydığım şeylere yöneliyorum. Oysaki böyle şeylerin arkadaşlıktan daha dolu görünmemesi lazım gözüme. Böyle şeyleri paylaşabilmem lazım. Bunlar paylaşmak için vardır ve paylaşmak için en az iki kişi gerekir. Ama benim bunları ve daha da derin, daha da kişisel şeyleri paylaşabilmek için o mesafenin üstünden atlamam gerekiyor. Çoğu zaman atlayamıyorum. Kendimi misafirlikte zorla teyzelere gösterilen çocuk gibi rahatsız, sıkılmış hissediyorum. Çok sevdiğim teyzeler bile birden şapur şupur öpmeye, beni bunaltmaya başlıyorlar sanki.

     En yakın arkadaşım olmasaydı n'apardım bilmiyorum. Aslında istediğim tek şey mesafeyi aşabildiğim birkaç kişinin daha olması sanırım. Tıpkı onun gibi, karşılıklı tümüyle anlaşabileceğim insanlar. Bazılarının öylesine iyi arkadaş grupları var ki utanıyorum.

     Bu arada konuyu mesafeden çok güzel bir şekilde klasik, klişe, neredeyse ergenimsi yakınmalara bağladım ya... belki de bu yüzden çok fazla arkadaşım yoktur.

     Neyse. Şimdi gidip daha üretken şeyler yapmalıyım sanırım. Belki Haikyu! yazısına başlarım, belki okuduğum kitapta ilerlerim... Yapacak çok iş var - özellikle de blogla ilgili işler!

13 Ocak 2017 Cuma

E-kitap Okuyucu Almak İsteyenler İçin

     Merhaba herkese.

     Bugün kitap - film eleştirisi yerine e-kitap konusunda bilgilenmek isteyenler için kılavuz niteliğinde bir yazı hazırlamaya karar verdim. İki yıla yakın bir süredir Kindle kullanıyorum ve bu süre zarfında defalarca meraklı arkadaşlarım tarafından soru bombardımanına tutuldum. E-kitap okuyucular birkaç yıldır dünyada oldukça yaygın olsalar da Türkiye'de hala pek popüler değil. Son zamanlarda yeni Türkçe arşiviyle Kobo bir atılım yaptı, insanlar da daha çok ilgi duymaya başladı elbette; fakat çoğunluğa baktığımızda insanların yurtdışındakilere göre daha soğuk yaklaştıklarını görüyorum bu teknolojiye. Nedendir bilmem, basılı yayınlara düşkün bir toplumuz, basılı gazeteciliğin hala bitmemiş oluşu da bunu gösteren nitelikte sanırım. Ben de e-kitap okuyucuların olumlu-olumsuz pek çok yanını deneyimlemiş bir insan olarak bu konuda objektif bir kılavuz hazırlamak istedim.

     Öncelikle kendi kullandığım e-kitap okuyucudan bahsedeyim: şu an Amazon Kindle Touch (7. nesil) kullanıyorum. Göünümü şöyle:



     Hafif, kullanışlı, şarjı uzun süre dayanan bir aygıt ve aldığım günden beri onlarca kitap bitirdim sayesinde. Çok memnun olmama rağmen e - kitap okuyucu konusunda ilk tercihimin Kindle Touch olacağını söyleyemem, çünkü onu ilk e-kitap okuyucum olan Kindle Paperwhite bozulduğunda almak zorunda kalmıştım. Aslında Kindle Touch ve Paperwhite'ın görünüş açısından çok az farkı var. Paperwhite şöyle bir şey:



     Dış malzemeleri birazcık farklı. Touch'ın dış kısmı daha katı, plastiğimsi, pütürlü bir dokuya sahip. Şekil olarak birazcık daha keskin çizgileri var. Paperwhite'ın yüzeyi ise kaymasın diye yapılan telefon kaplarının tüylümsü yüzeyine benziyor, çizgileri daha zarif ve sanırım birazcık daha ince. Ağırlık açısından pek bir farkları yok, ikisi de ince birer kitap ağırlığındalar. Ne var ki binlerce sayfalık kitapları içlerinde taşıyabiliyorsunuz. Paperwhite'ın avantajlı yanı çözünürlüğünün daha iyi olması ve aydınlatması. Gerçekten çok şık ve kullanışlı bir aydınlatma sistemi var, gözü hiç yormuyor ve derecesini istediğiniz gibi ayarlayabiliyorsunuz. Özellikle de yatakhane gibi toplu alanlarda uyumak zorunda kalanlar için çok elverişli. Işığı yakmak zorunda kalmadan istediğiniz gibi rahat rahat okuyabiliyorsunuz ve ışığı tablet gibi gözünüze değil, ekranın üstüne yansıtıyor. Şahsen ikinci Kindle'ımın da Paperwhite olmasını isterdim çünkü yurtta ışık problemi yaşayabiliyorum, ama daha ucuz diye Kindle Touch aldım. Kobo'yu hiç kullanmadım ama sanırım o çok daha ucuz ve İngilizce'yi tercih etmeyenler için Türkçe arşivi de var. Gerçi Türkçe arşivdeki kitap fiyatları konusunda hiçbir fikrim yok; fakat D&R'a uğradığımda Kobo'yu inceleme şansım oldu ve boyutlarını, çeşitliliğini Kindle'a göre daha iyi buldum. Yine de Amazon'un şimdiye dek beni hayal kırıklığına uğrattığını söyleyemem, o yüzden bir daha e-kitap okuyucu alacak olsam yine Amazon'u tercih ederim.

     Kindle'ı görenlerin çok sık sorduğu bir soru da kitap satın alma işi. Amazon'da istediğiniz her İngilizce kitabı bulabilirsiniz, arada çok güzel fiyat fırsatları da oluyor. Doların yükselmesi sıkıntı yaratabilir tabii. Sadece aylık on dolara kitap, dergi ve audiobook'lara sınırsız şekilde abone olabilirsiniz. Ayrıntılı bilgi şurada. Ben hiç Kindle Unlimited kullanmadığım için bu konuda pek bilgili değilim ama çok okuyan bir insan için (dolar yükselmesine rağmen) fiyatı hala makul düzeyde. Tabii sabit şekilde Türk lirasına bağlı bir abonelik seçeneğinin ve Türkçe arşivin olmaması gerçekten üzücü bir şey. Türkçe e-kitap fiyatları ise ne yazık ki basılı kitapla arasında fark yaratacak bir seviyede değil, oysaki aradan tüm gereksiz masrafların (baskı, kağıt, depolama vb.) kalktığı düşünülürse daha ucuz olmaları gerekirdi. Sanırım bu da insanları e-kitaptan uzak tutan etmenlerden bir tanesi.

     Şunu belirtmeliyim ki internetten İngilizce kitapların çoğunu epub olarak bulabilirsiniz. Çoğu e-kitap okuyucunun formatı epub sanırım, Kindle ise mobi formatındakileri kullanıyor. Epub kitapları calibre yoluyla Kindle'a aktarmak çok kolay ve kitapta hiçbir değişim de olmuyor. Öte yandan pdf daha sıkıntılı bir iş, çünkü Kindle'da pdf okumak çok zor ve dönüştürünce de bayağı hatalı olabiliyor. Yine de (pdf'in sayıca çokluğuna rağmen) Türkçe kitapları da epub olarak bulabilmek mümkün. Tabii ki paranız varsa bu yönteme başvurmayın çünkü yazarların, çevirmenlerin ve illüstratörlerin de paraya ihtiyacı var, ama bir insanın parasızlık nedeniyle kitap okuyamaması bence korkunç şekilde üzücü bir şey, hele de Türkiye gibi bir ülkede. Tabii bu demek değil ki bu eserleri ortaya çıkaranlar hak ettiklerini almasın, çünkü zaten bu konuda iki taraflı bir sıkıntı var. İnsanlar yeterince kitap almadıkları için kitabı satanlar para kazanamıyor, onlar da para kazanamayınca fiyatları arttırıyorlar ve bunun üzerine karşı taraf daha da az almaya başlıyor. İki taraflı bir kısır döngü. İşin bir kötü yanı da abuk subuk çerez kitaplar ya da başkalarına havalı görünmek için alınıp okunmayan kitaplar delicesine satarken diğer kitapların çok az talep görmesi. Bunlara edebi değeri olmayan vampir kitaplarını ya da benim de çok sevdiğim ve kıymetli gördüğüm bir kitap olmasına rağmen çoğu insanın internette aforizma kasıp kahveli fotoğraf koymak için kullandığı Tutunamayanlar'ı örnek gösterebiliriz. Gerçi bu konuda en büyük örnek Kürk Mantolu Madonna olurdu sanırım, hele son zamanlarda nasıl gündeme geldiğini düşünürsek.

     Neyse, kitap satın alma konusunu kapatıyorum, Şimdi benim tecrübelerime göre e-book readerın olumlu ve olumsuz yanlarını sıralayacağım:

Olumlu Yanları:
  • Hafif olması: Skolyozu yüzünden sık sık sırt ağrıları yaşayan bir insan olarak Kindle'ın en sevdiğim yanının hafifliği olduğunu söyleyebilirim. Kindle'dan sonra en hafif kitapları bile taşımaya üşenir oldum. Özellikle okulda lazım olacak kitapların epub versiyonlarını bulabildiğimde delicesine seviniyorum çünkü sırt çantamdan korkunç bir yük kalkmış oluyor. Üstelik yazlık gibi uzun kalacağım yerlere birden fazla kitap taşımama da gerek kalmıyor, sadece istediğim her şeyi Kindle'a dolduruyorum o kadar. Ağır kitapları masa vb. bir yere koymadan okuyamama sorunu da kendiliğinden çözülmüş oluyor. Burada hacim meselesini de eklemek lazım tabii: Kindle sayesinde çantamda büyük bir boşluk oluşmuş oluyor ve daha hafif ihtiyaçlarımı sığdırabiliyorum.
  • Okuma kolaylığı: Bunu biraz subjektif olduğunu düşünenler, Kindle'ı cismani kitaba göre daha zor okunur bulanlar da var ama ben katılmıyorum. Bu konuda en iyi yanı fontun ve font büyüklüğünün istenildiği şekilde ayarlanması. Kindle'ın özel tasarlanmış, elektronik mürekkepli ekrana uygun bir fontu da var, şahsen aylardır başka fonta geçmedim. Disleksikler için özel bir fontu bile var. Boyutu ayarlayabilmek de aynı derecede kullanışlı, özellikle de gözünüz hassassa ve erken yoruluyorsa. Tek elle geçiş yapabilmek gibi kolay bir özelliği de var, eliniz kolunuz dolu olduğunda inanılmaz bir kolaylık sağlıyor. Ben günlük işleri hallederken bir yandan kitap okumayı sevdiğim için bu çok büyük kolaylık sağlıyor, çünkü tahmin edersiniz ki diş fırçalarken ya da yemek yerken sayfa çevirmek pek eğlenceli bir şey değil. Zaten ağır kitapların sayfasını kitabın sırtına zarar vermeden açık tutma derdi tamamen ortadan kalkıyor. Bir de ben kağıdın sürtünme sesinden ve nemli ele dokunmasından nefret eden bir insan olduğum için o tür tatsızlıklar yaşamamaktan memnunum. (Aynı problemi yaşayanlar hemen anlamışlardır ne demek istediğimi, korkunç şekilde insanın dişini kamaştıran ve sinirini bozan bir şey.)
  • Şarj: Kindle, telefonlar ya da tabletler gibi değil, şarjı gerçekten çok uzun süre dayanıyor. Nadir okuduğum zamanlarda haftalarca şarj etmeden dayandığı olmuştur. Bu açıdan elektrik kesintisi ya da uzun süreli yolculuk gibi durumlarda da oldukça kullanışlı elbette - tabii Paperwhite'ın ışığını hep açık tutarsanız şarjı biraz daha hızlı gidecektir, ama yine elektronik aletlerin kalanına kıyasla çok iyi bir performansı var bu konuda.
  • İnternet bağlantısı - experimental browser: Bunun pek stabil bir özellik olduğunu söyleyemem çünkü Kindle'da hareketli sitelerin çoğu experimental browserda hata veriyor. Fakat sözlükler ya da Wikipedia gibi sitelerde oldukça kullanışlı bir özellik, ki daha fazlası da gerekmiyor zaten. Bu konuda e-book readerları eleştiren insanlar var, ama ben o kadar da gerekli bir özellik olmadığını düşünüyorum Youtube gibi sitelere bağlanmanın, çünkü bu gereksinim için tabletler var zaten. Üstelik Kindle'ın asıl amacı okumayı kolaylaştırmak olduğu için sese ve görüntüye dayalı sitelere erişim sağlaması gerekli bir şey değil bence. Gerekli olan kısmı (browserdan bağımsız Goodreads ve Amazon erişimi, sözlük, çeviri, Wikipedia) kendisi sağlıyor zaten. Sanırsam Amazon'dan aldığınız kitaplarda en çok altı çizilen yerleri de görebiliyorsunuz internet sayesinde. Bu tarz minik, havalı özellikleri var.
  • Yabancı dil: Eğer okuma yardımıyla kendinizi yabancı dilde geliştirmek istiyorsanız Kindle bu konuda mükemmel. Anlamını bilmediğiniz kelimeleri kolayca öğrenebiliyorsunuz, isterseniz bu konuda kendi yüklediğiniz sözlükleri de ya da interneti de kullanabiliyorsunuz. İsterseniz anlamına baktığınız kelimeleri depolayan ve alıştırma yapabileceğiniz bir uygulaması var, açmanız tek bir tike bağlı. Özellikle İngilizce akademik kaynaklarda bana bu açıdan çok yardımcı oldu.
Olumsuz yanları:
  • Kırma-düşürme durumları: Kindle'ın ekranı alışık olduğumuz tablet - telefon ekranlarına göre daha hassas, bu nedenle benim gibi elektronik aygıtları hor kullanmaya alışmış, dikkatsiz insanlar için sıkıntı yaratabiliyor. Telefonumu her hafta bir kez yere düşürürüm (çoğu zaman direkt betonun üstüne) ama şansım ve kapların dayanıklılığı sağ olsun, hala ekranı mükemmele yakın çalışıyor. Kindle'da durum daha farklı: kabını almadan önce ilk düşürüşümde dokunmatiğinin bir kısmını bozmayı başardım - o yüzden yenilemek zorunda kaldım zaten. Mutlaka kap ve ekran koruyucu kullanın. Amazon müşteri hizmetleri konusunda mükemmele yakın bir şirket, o yüzden yenilemeniz veya tamir işi yurtdışına yollama kısmı dışında pek sorun olmaz sanırım, fakat yine de temkinli olmak en iyisi. İkinci Kindle'ımı (Kindle Touch) bir kez bile sert bir şekilde düşürmedim ve şu an canavar gibi çalışmaya devam ediyor. Zaten elektronik aygıtlar konusunda %90 ihtimalle benim kadar dikkatsiz ve sakar değilsinizdir, o yüzden hassasiyetin çok büyük bir sorun olacağını sanmıyorum.
  • Elle not alamama: Kindle cümlelerin altını çizmek, not almak ve bunları kaydetmek konusunda çok iyi fakat benim gibi elle not almayı çok sevenler bunu ara ara özleyebilir. Tabii kitabına kalem değdirmeyen, kenarını asla kıvırmayan bir insansanız bu durum bir fark yaratmayacaktır.
  • Kitap "duygusu": Bu benim pek empati kurabileceğim bir şey değil çünkü kitap konusunda şekilcilikten çok uzak bir insanım. Evet, ben de kağıt kokusunu, kitabın ağırlığını hissetmeyi, kitaplığıma koymayı falan severim ama bu bazen iyi olduğu kadar bazen de külfete dönüşüyor, özellikle okuma hızınız çok fazlaysa. Kindle kullanmaya başlayınca kitaplarımın çoğunu (manevi değeri olanlar dışında) kütüphanelere verdim ve artık toz almak, düzenlemek derdiyle uğraşmadığım için çok memnunum. Üstelik çok övülen "kitap kokusu" her kitapta güzel olmayabiliyor: örneğin geçmişte beyazlatılmış sayfaların kokusundan hiç hoşlanmadığım için Harry Potter'ların dikişli özel baskısını her yerde aramak zorunda kalmıştım, ki sadece Zümrüdüanka Yoldaşlığı'nı bulabildim dikişli olarak. Kağıt hışırtısından hoşlanmadığımı söylemiştim zaten. Cismani kitabın en sevdiğim yanı kullandıkça yıpranması ve kenarlarının notlarla dolmasıydı ama bu kolay vazgeçebildiğim bir özellik oldu. Kitap konusunda fetişist davranmamak gerek: bu durum kitabı kutsallaştırıyormuş gibi görünse de aslında Türkiye gibi okunma oranlarının yerlerde süründüğü bir ülkede yarardan çok zarar yaratıyor. Sonra insanlar okumadıkları kitaplarla rafları dolduruyorlar, kitabın içeriğinden çok görünüşüne baktıkları için değersiz şeyleri yüceltiyorlar. Oysa önemli olan şey kitabın içindeki bilgi ve sanat olmalı diye düşünüyorum. Nasihat edermişçesine sevimsizleştim sanki, ama benim gibi düşünen insanların da olduğundan eminim.

     Toplamda artıların eksilerden fazla olduğunu düşünüyorum. E-book readera geçmek benim için gerçekten çok olumlu bir şey oldu. Umarım yazım bir fikir edinmeniz konusunda işinize yaramıştır. Hepinize iyi okumalar.

12 Ocak 2017 Perşembe

A. S. Byatt - Ragnarök: Tanrıların Alacakaranlığı


     İlk gerçek kitap incelemesi yazımla karşınızdayım!

     Kitabın orijinal adı Ragnarök: The End of the Gods, daha önce Booker ödülünü de kazanan A. S. Byatt tarafından yazılmış. Daha önce Byatt'ın Oyun adlı bir kitabını okumuş ve pek beğenmemiştim. Dili bana soğuk ve birazcık da zorlama gelmişti açıkçası, akademik dilin bir romana uygulanmış hali gibiydi. Aldığı övgü ve ödüllere rağmen bir daha Byatt okumayı da düşünmemiştim Oyun'u (orijinali The Game) bitirdiğimde. Yine de Ragnarök'e bir şans vermeye karar verdim, çünkü bu kitabın yapısı klasik bir romandan daha farklı. İskandinav mitolojisi, II. Dünya Savaşı döneminde İngiltere'nin taşrasında yaşayan bir kız çocuğun, kitapta bahsedilen şekliyle "çelimsiz çocuğun" hayal gücü yoluyla anlatılıyor. İlk kitapta beni çok rahatsız eden soğuk anlatım bu kitapta daha az göze çarpıyor, hatta kimi yerlerde klasik bir mitoloji derlemesi havası verdiğini söyleyebilirim. Yine de kitabın tür olarak arada kalmasına sebep olmuş diyebilirim. Çelimsiz çocuğun hayatının anlatıldığı bir roman olmasını bekliyorsunuz; fakat çocuğun hayatına çok az değiniliyor ve onun kurgusundaki karakterlerin hiçbiri somutlaştırılmıyor. Çocuğun psikolojik değişimi bile çok yüzeysel şekilde aktarılmış. Diğer yandan kitap gerçek anlamda bir derleme ya da başvuru kaynağı olmadığı için mitoloji hakkında bilgi verme konusunda da yüzeysel kalıyor. Bir bakıma kurgu ve kurgu-dışı kategorileri arasında sıkışmış kalmış. Doğal olarak kendinizi kaptıramıyorsunuz kitaba.

     Diğer bir sorun ise çeviri. Burada direkt çevirmenle alakalı bir sıkıntı olduğunu zannetmiyorum, onun yerine yazarın cümle yapısının çevrilince daha boğucu bir hal aldığını söyleyebilirim. Uzun uzun sayıp dökmeye dayalı cümleleri Türkçenin yapısına ters bulmuşumdur hep, çünkü yüklem sonda kaldığı için son kelimeye kadar sıralananlar bir anlam ifade etmeyebiliyor. Bu tarz cümlelerde kimi zaman başa dönüp anlamı zihnimde netleştirmek zorunda kalıyorum. Ne yazık ki -özellikle de doğa betimlemelerinde- bu tür cümleler çok fazla kullanılmıştı. Dozunda yapılsa hoş olabilir aslında. Belki de kitabı İngilizce orijinalinden okusam daha keyifli olacaktı.

     Sonuç olarak, yazarın başarısından ya da Ursula LeGuin'in kapağa eklenmiş alıntısından etkilenip kitabı almadan önce bir düşünün derim. Benim gibi daha önce kuzey mitolojisi hakkında kayda değer bir bilgisi olmayanlar için bilgi verici yanıyla güzel bir kitap, ama bu konuda daha önce okumuş bir insan için sıkıcı olabilir. Bu arada itiraf etmem gerekir ki iki kitabını da okumamın öncesinde A. S. Byatt'a karşı bir ön yargım vardı çünkü Harry Potter'a karşı sertçe yazılmış bir eleştirisini okumuştum - okumak isterseniz buradan söz konusu yazıya ulaşabilirsiniz. Bu açıdan bakınca A. S. Byatt'ın kitabını övenin Ursula LeGuin olması ilginç geliyor bana. Ursula LeGuin'i eleştirmek istemiyorum kesinlikle, o fantastik edebiyatın en büyük ve en saygın isimlerinden biri ve sadece yazarlığını değil, yayınevlerine ve edebiyat dünyasına karşı aldığı tavrı da beğendim bir insan. Ne var ki o da Harry Potter'ı daha önce sertçe eleştirmişti. Tabii onun eleştirisi kendi kitabından "esinlenme" durumu nedeniyle çok daha mantıklı sebeplere dayanıyordu, fakat onun da Byatt'ın da bu tür eserleri edebi anlamda basit ve değersiz bulduklarını düşünüyorum. Edebiyatı ciddiyetten ibaret gören bir bakış açısı beni yoruyor. Bir eserin kıymeti, akıcılığı ve verdiği keyifle ters orantılı olmamalı. Tabii ki burada çerez kitapların baş tacı edilmesi gerektiğini söylemiyorum, ama bu uğurda Harry Potter'ı kaçış edebiyatı diyerek eleştirmek pek de hoş olmuyor. Bu demek değil ki edebiyatın ağır isimleri tarafından takdir görürken kitleleri eğlendiren bir eser yazmak mümkün değil: en büyük örnek Patrick Rothfuss'un The Kingkiller Chronicle serisi. Bence o bu ikisini mükemmel şekilde dengeleyebilen az sayıdaki isimlerden biri (tabii onun kitaplarının da eleştirilecek yanları var, fakat bu konudaki yeteneğini takdir etmemek imkansız). Kingkiller Chronicle'a da Ursula LeGuin'in kapaktaki değerlendirmesini görerek başlamıştım.

     Bu yazıyı fazla uzattım sanırım.

     Herkese iyi okumalar!