11 Haziran 2021 Cuma
20 Mayıs 2021 Perşembe
fırtına tanrıçası
fırtına tanrıçası
dinle duamı
dindir içimdeki azgın rüzgarı
fokur fokur kaynıyor kanım
denizin dipsiz dalgalarıyla
birbirine giriyor dalga ve yağmur
göğsüm gürlüyor çağıltısıyla
ağzımdan şimşekler çıkartmak istiyorum
kara uzayın boşluklarına
ellerim karanlığı yarsın
haykırayım yokluğun avlularına
ateş ve kan kusayım yedi gün yedi gece
su ve ateş buluşsun cızırdayan bedenimde
zıtlıklara hükmedip bir simyacı olayım
evren itaat etsin ruhumun iradesine
ben ki parmaklarımdan ateşler çıkartmıştım
yoklukta varlık bulup dağılanı onarmıştım
çölde su, suda ışık, gökte yağmur yaratıp
evrenin boşluğunu desenlerle donatmıştım
neydi benim kudretim, aniden ortaya çıkan?
nerede kaybettim onu
neydi cinsi, adı, tadı
tenimi okşayan ısısı
göğsüme vuran neşesi
güzel bir şeydi güç parmaklarımın ucunda
muktedirdim ben, anlayandım
neydi o deli güveni, aniden içimde yeşeren?
ne vakit kaybettim onu,
-neden, neden, neden, neden-
şimdi havayı kokluyorum
onu yine duyayım diye
cızırtılı yanık kokusu
saçımın havaya dikilişi
kol tüylerim diken diken
bir kelimeyi unutmuş gibi kötü bir tat var ağzımda
gözümü sımsıkı yumup onu görmeyi bekliyorum
o bir anlık parıltı
asla tutunamadığım
gökleri gürleten şimşeğin
sahipsiz parıltısı
yardım et bana fırtına tanrıçası
duy sesimi ve yakarımı
açmak istiyorum yeniden
gözümü en çılgın manzaralara
koşmak istiyorum doyasıya
benden giden her ne varsa
hepsini geri istiyorum
kaybımı geri ver bana
ben yaşamak istiyorum.
11 Mayıs 2021 Salı
22 Mart 2021 Pazartesi
i will die a wolf in making
i will die a wolf in making, with half-shaped words
buried under my skin, breathing out a thin
whimper, howling, cursing, bleeding and praying.
i will die a wolf in making, asking
for a light that never came, begging
for forgiveness and for a chance to
find the one that gave me birth,
she was the one that held
my soul in her arms of silver
touched my cheek with the warm breeze
of morning
- the early dawn of life's arrival,
when i was still made of stardust and wonder-
she gave me love and gave me laughter
before I was stained with
sharp blades of human mind,
dark whispers and evil thoughts
slowly
making
their way
to
slowly
making
their way
to
...
slowly
making
their way
to
...
then, I learned
that I was made for
throbbing aches and restless nights
i will die a wolf in making, carrying
scars of condescension
my body riddled with deep nests, they
are infected wounds, all human-made
for the evil birds to hide in
looking for a place to stay
they'll leave when the sun awakens
having ripped my soul away.
9 Ocak 2021 Cumartesi
pixar, ama 20 yıl önceki gibi - soul (2020)
bu aralar yeni bir film izleme stratejisi takip etmeye çalışıyorum: film kültürümü geliştirmek için fırsat buldukça sırasıyla bir tane popüler/eğlenceli film, bir tane de daha ciddi ve eleştirmenlerin beğeneceği türden, "sanat filmi" izlemeye çalışıyorum. (bunlar genelde mubi'de bakınırken gözüme çarpan filmler oluyor :P) pixar'ın yeni filmi soul'u izlemek uzun süredir aklımdaydı, derslerden dolayı iyice geciktirmiştim. popüler film sırası gelince onu araya sıkıştıracaktım. ne var ki dün bir finalime çalışmam gerekirken aniden kendimi yan sekmede filmi açmış olarak buldum :D sonrası malum.
pixar'ın benim için çok önemli bir yeri var. artık "klasik" diyebileceğimiz seviyeye gelmiş olan bazı filmleri (toy story, monsters inc, the incredibles) çocukken kalbime en dokunan kurgulardandı. 3d animasyon kalitesi bir yana, bile hikaye anlatımında oluşturdukları formülü çok beğeniyorum. fakat son yıllarda beni pixar'dan uzaklaştıran pek çok şey yaşandı. bunların başında john lasseter skandalı geliyor. her ne kadar skandalla doğru şekilde baş edildiğini düşünsem de stüdyonun imajı gözümde büyük bir yara aldı. bir de herkesin farkında olduğu bir kalite düşüşü var elbette. çok fazla devam filmi çıkardılar, çoğu akılda kalıcılıktan uzak, nostalji duygusunu tatmin etmek isteyen izleyicilere yönelik yapılmış filmlerdi. her ne kadar tasarım ve animasyon gibi konularda çağ atlamaya devam etseler de hikaye konusunda istenen tadın yakalanamadığını düşünüyorum. ki bu dönemde çok övülen bazı orijinal filmlerde bile sıkıntılar vardı, coco ve inside out gibi. stüdyo bazı açılardan fazla disneyleşmiş, bazı açılardan da iyice kendi karikatürüne dönmüş gibiydi. her ne kadar bu iki filmi severek izlesem de pixar'ı düzenli şekilde takip etmeyi bıraktığımı itiraf etmeliyim. fakat soul beni yakalamayı başardı. film sona erdiğinde kendimi "klasik" pixar filmlerini izlediğimde nasıl hissediyorsam öyle hissediyordum: mutlu, hafif ağlamaklı, yaşama isteğiyle dolu.
film hayallerine kavuşmayı bit türlü başaramamış bir caz piyanistinin hikayesini anlatıyor. joe gardner. şanssız, fakat hevesli bir adam. bir okulda müzik öğretmenliği yaparken sonunda gerçekten hayalini gerçekleştirebileceği, sahneye çıkabileceği bir fırsat yakalıyor. ve pat - adam sevinçle telefonda konuşurken bir belediye çukuruna düşerek ölüyor. ilk kez bir pixar filminin bu kadar ağır konuları ele aldığını görüyoruz (belki the good dinosaur dışında): ölüm, ölüm sonrasındaki "the great beyond," ruhlar, maneviyat. hepsi stüdyonun klasik teknikleriyle, konseptler karakterlere ve dengeli tasarlanmış görsellere dönüştürülerek anlatılıyor. hatta bunun stüdyonun son yıllardaki en büyük zayıflığı olduğunu söyleyebiliriz: kanlı canlı, baştan aşağı kişilikten oluşan karakterler yerine (selam sheriff woody :P) konseptlerin hikayesini anlatmak. ruhları hayata hazırlayan iki boyutlu manevi görevlileri, oradan oraya koşturan bebek ruhları görüyoruz, tıpkı inside out'taki gibi bir dünya. hatta bu iki film aynı evrendeymiş gibi hissedebilirsiniz. neyse ki bu kez joe gardner'ın kişiliği ve etrafındaki insanlar kısmen bu tamamen kavramsal dünyayı kırabilmiş. bu sayede 2000'lerdeki güçlü karakterlere, onları güçlü motivasyonlarına dayanan o pixar tadı geri gelmiş.
filmin kurgusuna çok girmek istemiyorum, fakat çok temel soruları irdelemiş: hayat amacın, seni her sabah uyanmaya zorlayan şey ne? neyi yapmak için doğdun? what's your calling? bunların hepsi inanılmaz derecede alıştığımız, bir noktada düşündüğümüz sorular. bunları cevaplamamak bir ayıp haline gelmiş resmen. fakat belki de seni uyandıran şey bir amaç olmamalıdır. belki de insanın gözlerinin parlamasını sağlayan, onu her gün yatağından kaldıran parıltı, uzak ve ulaşılması zor bir amaç değil de hayatın kendisidir. içilen su, yenilen çikolatadır mesela. arkadaşlarınla edilen güzel bir sohbettir. filmde bir ruhun amacını bulamadığı için üzülmesini, hayatın güzelliklerinden aldığı zevkten utanmasını görüyoruz. izlerken bu dayatmaların ne kadar yapay ve kurgulanmış olduklarını fark ettim. kısmen de neoliberal özne olmanın bir parçası haline getirildiğini düşünüyorum: bir amacın olduğuna, ona kendini tamamen adaman gerektiğine inanmalısın ki biri seni dışarıdan zorlamadan da üretken olabilesin, her gün saatlerini ona harcayabilesin - tek bir karşılık bile beklemeden. yapamadığında sana "demek ki yeterince istemedin" diyen, tüm sorumluluğu kendine almana neden olan ses bu işte. onu susturmak lazım. bu bakımdan alttan alta çok tatlı bir eleştiride bulunmuş pixar, bu dönemde herkesin duymaya ihtiyacı olan türden. ben memnun kaldım :)
















