20 Mayıs 2021 Perşembe

fırtına tanrıçası







fırtına tanrıçası

dinle duamı

dindir içimdeki azgın rüzgarı


fokur fokur kaynıyor kanım

denizin dipsiz dalgalarıyla

birbirine giriyor dalga ve yağmur

göğsüm gürlüyor çağıltısıyla

ağzımdan şimşekler çıkartmak istiyorum 

kara uzayın boşluklarına

ellerim karanlığı yarsın

haykırayım yokluğun avlularına

ateş ve kan kusayım yedi gün yedi gece

su ve ateş buluşsun cızırdayan bedenimde

zıtlıklara hükmedip bir simyacı olayım

evren itaat etsin ruhumun iradesine


ben ki parmaklarımdan ateşler çıkartmıştım

yoklukta varlık bulup dağılanı onarmıştım

çölde su, suda ışık, gökte yağmur yaratıp

evrenin boşluğunu desenlerle donatmıştım

neydi benim kudretim, aniden ortaya çıkan?

nerede kaybettim onu

neydi cinsi, adı, tadı

tenimi okşayan ısısı

göğsüme vuran neşesi

güzel bir şeydi güç parmaklarımın ucunda

muktedirdim ben, anlayandım

neydi o deli güveni, aniden içimde yeşeren?

ne vakit kaybettim onu,

-neden, neden, neden, neden-

şimdi havayı kokluyorum

onu yine duyayım diye

cızırtılı yanık kokusu

saçımın havaya dikilişi

kol tüylerim diken diken

bir kelimeyi unutmuş gibi kötü bir tat var ağzımda

gözümü sımsıkı yumup onu görmeyi bekliyorum

o bir anlık parıltı

asla tutunamadığım

gökleri gürleten şimşeğin

sahipsiz parıltısı


yardım et bana fırtına tanrıçası

duy sesimi ve yakarımı

açmak istiyorum yeniden

gözümü en çılgın manzaralara

koşmak istiyorum doyasıya

benden giden her ne varsa

hepsini geri istiyorum

kaybımı geri ver bana

ben yaşamak istiyorum.


22 Mart 2021 Pazartesi

i will die a wolf in making

i will die a wolf in making, with half-shaped words 

buried under my skin, breathing out a thin

whimper, howling, cursing, bleeding and praying.



i will die a wolf in making, asking

for a light that never came, begging 

for forgiveness and for a chance to 

find the one that gave me birth,

she was the one that held

my soul in her arms of silver

touched my cheek with the warm breeze

of morning 

        - the early dawn of life's arrival,

when i was still made of stardust and wonder-

    she gave me love and gave me laughter

before I was stained with

sharp blades of human mind,

dark whispers and evil thoughts


slowly

making 

their way

to 

...

slowly

making 

their way

to 

...

slowly

making 

their way

to 

...



then, I learned

that I was made for 

throbbing aches and restless nights


i will die a wolf in making, carrying

scars of condescension

my body riddled with deep nests, they

are infected wounds, all human-made

for the evil birds to hide in

looking for a place to stay

they'll leave when the sun awakens

having ripped my soul away.


9 Ocak 2021 Cumartesi

pixar, ama 20 yıl önceki gibi - soul (2020)





bu aralar yeni bir film izleme stratejisi takip etmeye çalışıyorum: film kültürümü geliştirmek için fırsat buldukça sırasıyla bir tane popüler/eğlenceli film, bir tane de daha ciddi ve eleştirmenlerin beğeneceği türden, "sanat filmi" izlemeye çalışıyorum. (bunlar genelde mubi'de bakınırken gözüme çarpan filmler oluyor :P) pixar'ın yeni filmi soul'u izlemek uzun süredir aklımdaydı, derslerden dolayı iyice geciktirmiştim. popüler film sırası gelince onu araya sıkıştıracaktım. ne var ki dün bir finalime çalışmam gerekirken aniden kendimi yan sekmede filmi açmış olarak buldum :D sonrası malum. 

pixar'ın benim için çok önemli bir yeri var. artık "klasik" diyebileceğimiz seviyeye gelmiş olan bazı filmleri (toy story, monsters inc, the incredibles) çocukken kalbime en dokunan kurgulardandı. 3d animasyon kalitesi bir yana, bile hikaye anlatımında oluşturdukları formülü çok beğeniyorum. fakat son yıllarda beni pixar'dan uzaklaştıran pek çok şey yaşandı. bunların başında john lasseter skandalı geliyor. her ne kadar skandalla doğru şekilde baş edildiğini düşünsem de stüdyonun imajı gözümde büyük bir yara aldı. bir de herkesin farkında olduğu bir kalite düşüşü var elbette. çok fazla devam filmi çıkardılar, çoğu akılda kalıcılıktan uzak, nostalji duygusunu tatmin etmek isteyen izleyicilere yönelik yapılmış filmlerdi. her ne kadar tasarım ve animasyon gibi konularda çağ atlamaya devam etseler de hikaye konusunda istenen tadın yakalanamadığını düşünüyorum. ki bu dönemde çok övülen bazı orijinal filmlerde bile sıkıntılar vardı, coco ve inside out gibi. stüdyo bazı açılardan fazla disneyleşmiş, bazı açılardan da iyice kendi karikatürüne dönmüş gibiydi. her ne kadar bu iki filmi severek izlesem de pixar'ı düzenli şekilde takip etmeyi bıraktığımı itiraf etmeliyim. fakat soul beni yakalamayı başardı. film sona erdiğinde kendimi  "klasik" pixar filmlerini izlediğimde nasıl hissediyorsam öyle hissediyordum: mutlu, hafif ağlamaklı, yaşama isteğiyle dolu.

film hayallerine kavuşmayı bit türlü başaramamış bir caz piyanistinin hikayesini anlatıyor. joe gardner. şanssız, fakat hevesli bir adam. bir okulda müzik öğretmenliği yaparken sonunda gerçekten hayalini gerçekleştirebileceği, sahneye çıkabileceği bir fırsat yakalıyor. ve pat - adam sevinçle telefonda konuşurken bir belediye çukuruna düşerek ölüyor.  ilk kez bir pixar filminin bu kadar ağır konuları ele aldığını görüyoruz (belki the good dinosaur dışında): ölüm, ölüm sonrasındaki "the great beyond," ruhlar, maneviyat. hepsi stüdyonun klasik teknikleriyle, konseptler karakterlere ve dengeli tasarlanmış görsellere dönüştürülerek anlatılıyor. hatta bunun stüdyonun son yıllardaki en büyük zayıflığı olduğunu söyleyebiliriz: kanlı canlı, baştan aşağı kişilikten oluşan karakterler yerine (selam sheriff woody :P) konseptlerin hikayesini anlatmak. ruhları hayata hazırlayan iki boyutlu manevi görevlileri, oradan oraya koşturan bebek ruhları görüyoruz, tıpkı inside out'taki gibi bir dünya. hatta bu iki film aynı evrendeymiş gibi hissedebilirsiniz. neyse ki bu kez joe gardner'ın kişiliği ve etrafındaki insanlar kısmen bu tamamen kavramsal dünyayı kırabilmiş. bu sayede 2000'lerdeki güçlü karakterlere, onları güçlü motivasyonlarına dayanan o pixar tadı geri gelmiş.

filmin kurgusuna çok girmek istemiyorum, fakat çok temel soruları irdelemiş: hayat amacın, seni her sabah uyanmaya zorlayan şey ne? neyi yapmak için doğdun? what's your calling? bunların hepsi inanılmaz derecede alıştığımız, bir noktada düşündüğümüz sorular. bunları cevaplamamak bir ayıp haline gelmiş resmen. fakat belki de seni uyandıran şey bir amaç olmamalıdır. belki de insanın gözlerinin parlamasını sağlayan, onu her gün yatağından kaldıran parıltı, uzak ve ulaşılması zor bir amaç değil de hayatın kendisidir. içilen su, yenilen çikolatadır mesela. arkadaşlarınla edilen güzel bir sohbettir. filmde bir ruhun amacını bulamadığı için üzülmesini, hayatın güzelliklerinden aldığı zevkten utanmasını görüyoruz. izlerken bu dayatmaların ne kadar yapay ve kurgulanmış olduklarını fark ettim. kısmen de neoliberal özne olmanın bir parçası haline getirildiğini düşünüyorum: bir amacın olduğuna, ona kendini tamamen adaman gerektiğine inanmalısın ki biri seni dışarıdan zorlamadan da üretken olabilesin, her gün saatlerini ona harcayabilesin - tek bir karşılık bile beklemeden. yapamadığında sana "demek ki yeterince istemedin" diyen, tüm sorumluluğu kendine almana neden olan ses bu işte. onu susturmak lazım. bu bakımdan alttan alta çok tatlı bir eleştiride bulunmuş pixar, bu dönemde herkesin duymaya ihtiyacı olan türden. ben memnun kaldım :)

2 Ağustos 2020 Pazar

çizim günlüğü - 2 ağustos 2020 - ve bir şiir




dark night,
street lights,
we were walking - your hand in mine

as we kissed:
my heart burst open
giving birth to a thousand fireflies.

they became
a thousand moments between you and me
a thousand touches that left shiny marks on my skin
a thousand words to build small nests in my mind, digging deep
claiming every little hole in my worn out soul

a thousand - it's just a number
vast, but finite



bu kadar cringey şeyler yazdığım için üzgünüm :D nedense kalbimden çıkan ateş böcekleri imgesi gözümde canlandı ve bunu söze dökmeye ihtiyaç duyduğumu hissettim. şiir yazan biri değilim, ingilizce yazmak (akademik makaleler dışında) alışık olduğum bir şey değil. fakat bu sahne aklımda bu şekli aldı. kötü bir forma bile olsa kendimi ifade etmek beni rahatlatıyor, bir şeylerin içimde birikmesini engelliyor.
 
her ne kadar kendime itiraf etmekte zorlansam da bazı duygularımın etkisi altındayım şu anda. güçlü bir etki ve geçmiyor. normal hayata dönememeyi kötü hissetmek için bir bahane olarak kullanmak istemiyorum. her gün farklı ve beni mutlu edecek bir şeyler yapıyorum, ama bazı anılar zihnime yuvalanmış durumda, yok edemiyorum. onlar yokmuş, hiç yaşanmamış gibi davranmaya çalışıyorum (her ne kadar sağlıklı olmadığını bilsem de) ama işe yaramıyor.

öte yandan bunları tamamen hatırlamama ve duygularıma kapılmama izin verirsem bununla nasıl baş ederim bilmiyorum. bu ihtimalde görebildiğim tek şey depresyon ve üzüntü. kendimi tamamen buna teslim edemem.

okulu ve insanları çok özledim. o dinamizmi, her gün bir şeyler yaşanacağını bilmeyi... şu anda bir sürü yeni deneyim yaşıyorum, ama hepsi bir vakumun içerisinde gerçekleşiyormuş gibi hissettiriyor insanlarla somut bir temasım olmayınca. böyle hissedince de bana sağlanan imkanların ve yaşadığı güzel anların değerini bilmiyormuşum gibi geliyor.

neyse, yine buraya duygularımı döktüm :p hadi hayırlısı.