animasyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
animasyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ocak 2021 Cumartesi

pixar, ama 20 yıl önceki gibi - soul (2020)





bu aralar yeni bir film izleme stratejisi takip etmeye çalışıyorum: film kültürümü geliştirmek için fırsat buldukça sırasıyla bir tane popüler/eğlenceli film, bir tane de daha ciddi ve eleştirmenlerin beğeneceği türden, "sanat filmi" izlemeye çalışıyorum. (bunlar genelde mubi'de bakınırken gözüme çarpan filmler oluyor :P) pixar'ın yeni filmi soul'u izlemek uzun süredir aklımdaydı, derslerden dolayı iyice geciktirmiştim. popüler film sırası gelince onu araya sıkıştıracaktım. ne var ki dün bir finalime çalışmam gerekirken aniden kendimi yan sekmede filmi açmış olarak buldum :D sonrası malum. 

pixar'ın benim için çok önemli bir yeri var. artık "klasik" diyebileceğimiz seviyeye gelmiş olan bazı filmleri (toy story, monsters inc, the incredibles) çocukken kalbime en dokunan kurgulardandı. 3d animasyon kalitesi bir yana, bile hikaye anlatımında oluşturdukları formülü çok beğeniyorum. fakat son yıllarda beni pixar'dan uzaklaştıran pek çok şey yaşandı. bunların başında john lasseter skandalı geliyor. her ne kadar skandalla doğru şekilde baş edildiğini düşünsem de stüdyonun imajı gözümde büyük bir yara aldı. bir de herkesin farkında olduğu bir kalite düşüşü var elbette. çok fazla devam filmi çıkardılar, çoğu akılda kalıcılıktan uzak, nostalji duygusunu tatmin etmek isteyen izleyicilere yönelik yapılmış filmlerdi. her ne kadar tasarım ve animasyon gibi konularda çağ atlamaya devam etseler de hikaye konusunda istenen tadın yakalanamadığını düşünüyorum. ki bu dönemde çok övülen bazı orijinal filmlerde bile sıkıntılar vardı, coco ve inside out gibi. stüdyo bazı açılardan fazla disneyleşmiş, bazı açılardan da iyice kendi karikatürüne dönmüş gibiydi. her ne kadar bu iki filmi severek izlesem de pixar'ı düzenli şekilde takip etmeyi bıraktığımı itiraf etmeliyim. fakat soul beni yakalamayı başardı. film sona erdiğinde kendimi  "klasik" pixar filmlerini izlediğimde nasıl hissediyorsam öyle hissediyordum: mutlu, hafif ağlamaklı, yaşama isteğiyle dolu.

film hayallerine kavuşmayı bit türlü başaramamış bir caz piyanistinin hikayesini anlatıyor. joe gardner. şanssız, fakat hevesli bir adam. bir okulda müzik öğretmenliği yaparken sonunda gerçekten hayalini gerçekleştirebileceği, sahneye çıkabileceği bir fırsat yakalıyor. ve pat - adam sevinçle telefonda konuşurken bir belediye çukuruna düşerek ölüyor.  ilk kez bir pixar filminin bu kadar ağır konuları ele aldığını görüyoruz (belki the good dinosaur dışında): ölüm, ölüm sonrasındaki "the great beyond," ruhlar, maneviyat. hepsi stüdyonun klasik teknikleriyle, konseptler karakterlere ve dengeli tasarlanmış görsellere dönüştürülerek anlatılıyor. hatta bunun stüdyonun son yıllardaki en büyük zayıflığı olduğunu söyleyebiliriz: kanlı canlı, baştan aşağı kişilikten oluşan karakterler yerine (selam sheriff woody :P) konseptlerin hikayesini anlatmak. ruhları hayata hazırlayan iki boyutlu manevi görevlileri, oradan oraya koşturan bebek ruhları görüyoruz, tıpkı inside out'taki gibi bir dünya. hatta bu iki film aynı evrendeymiş gibi hissedebilirsiniz. neyse ki bu kez joe gardner'ın kişiliği ve etrafındaki insanlar kısmen bu tamamen kavramsal dünyayı kırabilmiş. bu sayede 2000'lerdeki güçlü karakterlere, onları güçlü motivasyonlarına dayanan o pixar tadı geri gelmiş.

filmin kurgusuna çok girmek istemiyorum, fakat çok temel soruları irdelemiş: hayat amacın, seni her sabah uyanmaya zorlayan şey ne? neyi yapmak için doğdun? what's your calling? bunların hepsi inanılmaz derecede alıştığımız, bir noktada düşündüğümüz sorular. bunları cevaplamamak bir ayıp haline gelmiş resmen. fakat belki de seni uyandıran şey bir amaç olmamalıdır. belki de insanın gözlerinin parlamasını sağlayan, onu her gün yatağından kaldıran parıltı, uzak ve ulaşılması zor bir amaç değil de hayatın kendisidir. içilen su, yenilen çikolatadır mesela. arkadaşlarınla edilen güzel bir sohbettir. filmde bir ruhun amacını bulamadığı için üzülmesini, hayatın güzelliklerinden aldığı zevkten utanmasını görüyoruz. izlerken bu dayatmaların ne kadar yapay ve kurgulanmış olduklarını fark ettim. kısmen de neoliberal özne olmanın bir parçası haline getirildiğini düşünüyorum: bir amacın olduğuna, ona kendini tamamen adaman gerektiğine inanmalısın ki biri seni dışarıdan zorlamadan da üretken olabilesin, her gün saatlerini ona harcayabilesin - tek bir karşılık bile beklemeden. yapamadığında sana "demek ki yeterince istemedin" diyen, tüm sorumluluğu kendine almana neden olan ses bu işte. onu susturmak lazım. bu bakımdan alttan alta çok tatlı bir eleştiride bulunmuş pixar, bu dönemde herkesin duymaya ihtiyacı olan türden. ben memnun kaldım :)

25 Temmuz 2020 Cumartesi

shera, hollow knight ve dikkatimi dağıtmak için yaptığım diğer şeyler

bir süre önce bir arkadaşımın önerisiyle shera'ya başladım. çok yavaş izlediğim için bitirmem vakit aldı. geçen hafta yaz okulunun da bitmesiyle birlikte boşluğa düşünce vaktimi (sanki çok vaktim varmış gibi :P) bir şeylerle doldurma ihtiyacı duydum ve birkaç sezonu yoğun olarak bingeledim. sonunda birkaç gün önce finali izledim.

ÇOK GÜZELDİ!

sevdiğim ve sevmediğim şeyleri maddeler halinde sıralayacağım. sevdiklerimle başlayalım:

- karakter tasarımları. KARAKTER TASARIMLARI! 😍 özellikle bazı karakterler tam anlamıyla görsel festival düzeyindeydi benim için. glimmer'ın annesi, queen angela, hayatımda gördüğüm en güzel, en zarif, en meleksi çizgi film karakteri. gözlerinin yapısını, vücudunu, kıyafetlerini o kadar güzel çizmişler ki! kadının gerçekten insanüstü bir varlık olduğunu hissettiren fakat o anaç havayı da yansıtmayı başaran bir tasarım. favori karakterlerimden biriydi, bir noktada kendisine aşık olmuş olabilirim, o derece .:p glimmer, mermista, entrapta ve scorpia yine tasarımına ve kostümlerine bayıldığım karakterler. farklı vücut tiplerinin temsil edilmesine bayıldım, üstelik hepsi çok pozitif bir bakış açısıyla yansıtılmış, hepsindeki güzellikleri görebiliyorsunuz. çocukluğumuzdaki winx gibi herkesin birer sopa olarak yansıtıldığı çizgi filmleri düşününce muhteşem bir gelişme. herkesin bu kadar doğal ve kendi özgün vücut hatlarıyla sevilebilir karakterler olarak yansıtılması harika. 

- sadece tasarım açısından değil, kişisel hikayeleri açısından da karakterler ilgi çekiciydi. hepsiyle farklı noktalarda empati kurabildim: benim için öne çıkanlar entrapta, catra ve glimmer oldu. karakterlerin motivasyonları ve gelişimleri o kadar güzel bir dengeyle sunulmuş ki ilk bölümlerde entrapta ve glimmer'a sinir olurken sonradan en sevdiğim karakterler halini aldılar. catra'yı ise başından beri seviyordum, çünkü redemption arc'lara zaafım var :p (BKZ ZUKO!)

- olayların evrensel bir scalede yaşanması çok hoşuma gitti. ilk başlarda her şey gezegeni içine alan bir iyilik - kötülük savaşında yer alıyor fakat sonradan bu bütün evreni, hatta evrenleri kapsayacak şekilde genişliyor. nedense bu genişlik duygusundan, tehlikede bulunan şeylerin ciddiyetinden bayağı hoşlandım, hikayeye daha güçlü şekilde bağlanmamı sağladı..

- mutlu son: shera en nihayetinde bir çizgi film olduğu için bunu bekliyordum sanırım, ama sonunda bütün karakterlerin hak ettiği mutluluğu bulması kalbimi ısıttı. serinin böyle bitmesini gerçek dışı veya can sıkıcı bulabilirsiniz, ama shera'nın böyle bir finali hak ettiğini düşünüyorum ben. sonunda sevgi ve dostluk her şeyi yeniyor, love wins (tüm connotationlarıyla birlikte :P). evet, klişe bir son, ama hikayenin gelişimiyle bir bütün olarak düşününce doğal ve hakiki hissettiriyor. son bölümde ağladım :')

sevmediğim şeyler:

- netassa ve spinirella. hikayeye sırf reprezentasyon için eklendikleri çok belli. pozitif lgbtq reprezentasyonunun bu kadar iyi ve kaliteli şekilde başarıldığı bir seride bu manasız karakterleri görmek biraz sinir bozucuydu. tasarımlarından kişiliklerine kadar her şey yapay hissettirdi. illa reprezentasyon olması isteniyorsa keşke onlar yerine scorpia'nın anneleri lezbiyen çift olarak işlenseymiş, hem scorpia'nın geçmişine dair daha çok şey öğrenirdik.

- serinin avatar'la paralellik taşıyan çok fazla yanı var, bu kimi yerlerde sinirime dokundu. özellikle shera'nın gücünü kullandığı bazı anlarda bulunan görsel dil (gözlerden ışık fışkırması) ve ilk sezonlarda light hope'la olan bazı sahneler birebir avatar'dan alınmış gibiydi. catra'nın karakter arc'ı ve tavırları kimi yerlerde zuko'yu andırıyor, hordak ve horde prime'ın ilişkisi de kimi yerlerde zuko-ozai, kimi yerlerde azula-ozai ilişkisi gibi. ve bow'un sürekli "best friend squad!!!!" diye gezinmesi aklıma sokka'yı ve "team avatar" muhabbetini getirdi :I 

olumsuz yanlarına rağmen genele vurduğumda shera'nın çok kaliteli bir seri olduğuna inanıyorum. noelle stevenson'ın retro bir çizgi filmden böyle kompleks bir eseri çıkarabilmesi büyük bir başarı. nimona adında bir çizgi romanı da varmış aynı zamanda, yakında onu okumaya başlayacağım :) ayrıca arada twitter'dan çok tatlı illüstrasyonlar paylaşıyor.

*
shera'nın yanı sıra yakın zamanda vakit doldurmak için başladığım bir başka şey, hollow knight. normalde pek oyun oynayan bir insan değilim ama platform oyunlarını severim/çocukken seviyordum. şimdiye dek hollow knight'la 10 saatimi geçirdim ve oldukça keyifliydi (hala green path'teyim :P). yavaş ilerliyorum tabii, çok alışık olmadığım için... karakter tasarımları, soundtrack ve world design oldukça iyi, fakat bazı yerlerde karmaşıklık ve zorluk seviyesi beni bunalttı, daha düşük bir zorluk seviyesiyle kısa sürede o evreni gezip bitirebilmek ve oyundaki anlatıya çabucak hakim olabilmek isterdim. şu anda oyunun hikayesiyle çok kopuk bir bağlantım var, bu da kendimi yeterince vermeme engel oluyor.

daha önce apotheon adında bir 2d platformer oynamıştım, o oyun bu konuda çok başarılıydı. beni daha başında karakterin hikayesine bağladığı için o dünyayı keşfederken ve oyunda ilerlerken anlamlı bir şey yaptığımı hissediyordum. keşke bu oyun da öyle olsa. ama yine de devam edeceğim - umarım bir noktada biter :p

*
bu ikisini bir kenara bırakırsam, bugünlerde dikkatimi dağıtmak ve kendimi arada gelen çökkünlük dalgalarına bırakmamak için koşuya devam ediyorum, fırsat bulabildiğimde ailemle deniz kenarına gidiyorum ve incir yiyorum :p en son medea'yı okudum, o da ilginçti. ama en iyisi incir. incir yiyiniz. :p tabii şu anda kırsal bir yerde yaşadığım için ucuza taze meyve bulmak kolay oluyor. 

that's all folks!

22 Ocak 2017 Pazar

Moana

     Merhaba!

     Aslında Moana'yı yakın zamanlarda izleyeceğimi düşünmüyordum fakat iki gün önce en yakın arkadaşımla buluştuğumuzda birden Moana'nın -karne günü sağ olsun- o gün vizyona girdiğini fark ettik ve izlemeye karar verdik. Türkiye'deki animasyon seyirci kitlesi -özellikle de prenses filmleri söz konusu olduğunda- çok büyük bir oranda çocuklardan oluştuğu için altyazılı versiyonunu izleyemedik tabii ki, ama yine de çok keyifliydi. Uzun zamandır ilk defa bir prenses filminin orijinalinden önce Türkçe dublajlı halini görmüş oldum.

     Filmden biraz bahsetmeden önce şuraya afişi ekleyeyim:


     Görebildiğiniz üzere Polinezyalı/Hawaii'li -artık ne deniliyorsa o bölgeye- bir prensesimiz var: Moana. Sanırım Polinezya dilinde "okyanustan gelen" anlamına geliyor adı... daha düz bir mantık kurabilirler miydi bilmiyorum, çünkü kızın okyanusla özel bir bağlantısı var. Yanındaki uzun saçlı oltalı adam da Tefiti'nin kalbini çalarak Moana'nın yaşadığı adanın dengesini bozan yarı tanrı kahramanımız, Maui. O devasa olta da şekil değiştirmesine yarıyor.

     Moana, bebekliğinden beri -accayip şirin bir bebekliği var- okyanusa özel bir ilgi duyuyor; fakat en yakın arkadaşını bir okyanus fırtınasında kaybeden babası onun bu ilgisinden oldukça rahatsız. Adadaki denge bozulmaya, hindistan cevizleri çürümeye ve lagündeki balıklar yok olmaya başladığında Moana çözümü -tamamen karakterine uygun bir şekilde- okyanusa açılmakta buluyor. Büyükannesi sayesinde atalarının önceden gezginler olduğunu ve daha büyük yelkenliler inşa ettiklerini öğreniyor ve adada gizlenmiş yelkenlilerden birini alarak Maui'yi bulmak üzere okyanusa açılıyor. Maui'yle yaşadıkları çeşitli olaylar ve birkaç şarkıdan sonra Tefiti'nin kalbini yerine koyuyorlar ve denge düzeliyor. Mutlu son!

     Filmin konusu, genel kurgusu bu. Şimdi birkaç alt başlık halinde eleştirilerimi sunmak istiyorum.

     Karakterler:

     Doğal olarak film büyük oranda ana karakterler Moana ve Maui üzerinden ilerliyor. Moana, her ne kadar okyanusla ilişkisi dışında kendisi hakkında pek bir şey öğrenemesek de, kolay sevilebilen bir karakter. Disney prenses karakterleri konusunda kendi klişelerini aşalı uzun bir süre olduğu için bu konuya fazla değinmek istemiyorum ama Moana gerçekten bağımsız, çözüm odaklı ve bu çözümleri kendi başına gerçekleştirebilen, güçlü bir karakter olarak öne çıkıyor. Fiziksel açıdan da en insani Disney prensesi sanırım, çünkü vücudu Disney standartlarına göre çok daha normal oranlarda, üstelik bu da karakterin sevimliliğinden bir şey eksiltmiyor. Ne var ki filmde gerçek anlamda bir villain olmadığı için Moana'nın kişilik özelliklerini derinlemesine gözlemleyemiyoruz. Sıradışı olması açısından artı puan alsa da, Rapunzel ya da Elsa kadar akılda kalıcı bir karakter değil.

     Maui, trajik geçmişi ve yaşadığı iç çatışma nedeniyle biraz daha ilgi çekici bir karakter. Eğer bir yarı tanrı olmasaydı ve karakter tasarımı (Dwayne Johnson etkisiyle de birlikte) çok ilgi çekici olmasaydı kişilik açısından kendisini çok sıkıcı bulabilirdim, çünkü "saf, hevesli ana karakter ve kurnaz, trajik geçmişi olan sidekick" ikilisinden gına geldi. Tangled'da ve Zootopia'da bu karakter tiplemelerini mükemmel şekilde kotardılar ve kabul ediyorum, ikisinde de karakterlerin bu şekilde işlenmesine bayıldım ama sıktı artık. Hiç değilse birkaç yıl daha bu formülü görmek istemiyorum.

     Bu iki ana karakter dışında çok da geniş bir karakter yelpazesi yok aslında bu filmin. Çılgın büyükanne dışında Moana'nın ailesi çok alışıldık bir aile tablosu çiziyor. Mulan'ın ailesinin Polinezyalı ve bir tık daha az gelenekçi versiyonu denebilir. Hatta Mulan'ın da hafiften çılgın bir büyükannesi vardı diye hatırlıyorum. Altın toplayan yengeç ise (adını hemencecik unutmuşum) villain olmanın kıyısından bile geçemiyor. Tefiti'yi de tanrıça olduğundan klasik karakterler arasında saymıyorum. İnsan karakterler açısından filmin böyle bir yetersizliği var fakat hayvan karakterler açısından oldukça iyi sayılır. Moana'nın evcil domuzunu pek göremesek de tavuk Heihei tek başına filmin bütün mizah yükünü sırtlıyor sayılır. Tabii tek başına bir Maximus - Pascal ikilisi kadar olamıyor, fakat yine de sevimli ve hatırda kalan bir karakter.

     Animasyon kalitesi:

     Açıkçası bu konuda söyleyeceklerimin pek sağlam bir temeli olmayacak, çünkü filmi üç boyutlu izledim ve sanırım Bolt'u izlediğimden beri ilk defa bir animasyon filmini bu şekilde izliyorum. Pek alışık değilim anlayacağınız. Yine de izlenimlerim beni hayal kırıklığına uğratmadı. Disney filmlerinin en güvendiğim yanı da budur: her yeni filmde mutlaka bilgisayar animasyonu açısından yeni veya geliştirilmiş bir şey görebilirsiniz. Frozen'da buz ve kar animasyonunun ne kadar ilerlediğini görmüştük örneğin, Tangled'da ise Rapunzel'in saçları ve filmi romantik dönem tabloları atmosferine sokmak için kullanılan yöntemler harikaydı, aynı şekilde fenerlerin havada uçuştuğu sahne de. Moana'da animasyon açısından en akılda kalıcı şey elbette ki okyanus ve gökyüzüydü. Moana'nın kuma bulandığı sahne de görsel açıdan oldukça eğlenceliydi. Öte yandan filmde devrim yaratacak nitelikte bir şey de yoktu. Bir bakıma daha önce geliştirilmiş tekniklerin son bir rötüşla mükemmelleştirilmesi denebilir, çünkü Moana'dan da önce Pixar filmlerinde mükemmel okyanus ve kum animasyonları görebiliyorduk. Bunun bir eksi olduğunu zannetmiyorum çünkü bilgisayar animasyonunu nasıl daha ileriye taşıyabilecekleri konusunda hiçbir fikrim yok, bu haliyle o kadar harika ki aynı kalitede milyonlarca film dahi yapılsa hiçbiri eski görünmez gözüme. Sanırım bundan sonra odaklanılacak alan iki boyutlu animasyonla üç boyutlunun karmasını yapmak olacak, tıpkı Paperman kısa filmi gibi. Şu anda bunu yapmak çok maliyetli sanırım, ama yeni teknikler icat edildikçe uzun metraj filmlerde kullanılabilecek hale gelecektir. Hatta bildiğim kadarıyla Moana da ilk başta iki boyutlu tasarlanıyordu ve daha sonra bir plan değişimiyle üç boyutlu yapılmasına karar verildi.

     Kurgu ve "film evreni":

     Bu konuda bazı sıkıntılar olduğunu belirtmeliyim. Filmde doğru dürüst bir villain'ın olmadığını söylemiştim zaten, bu durum da filmi aydınlık bir atmosfere soktuğu kadar bazı açılardan zayıf da kılıyor. Kurgunun arkasındaki mesajı cidden beğendim: hayat yaratma gücünün insanlığın eline verilmesiyle dengenin bozulması ve doğanın yaratma gücü kendi elindeyken, müdahale edilmeden kendi dengesini sürdürebilmesi gerçekten çok yerinde ve nasihate dökülmeden verilen bir mesajdı. Yine de bu durum kurgunun zayıflığını kurtarmadı.

     En önemli sorunlardan birisi olayların ritmiydi. Özellikle adadaki kısımda her şey art arda gerçekleşti ve bir olayı sindirmek için araya zaman konulmadan bir diğeri başladı. Karakterlerin geçmişine değinen kısımlar çok hızlı geçiştirildi. Tamam, şarkılar bir şeyleri anlatmak için gerçekten güzel ama çoğu Disney filminde şarkıların verildiği sahnelerin arkasında kurgunun kilit kısımları vardır: Let It Go'dan önceki kısmı düşünün örneğin. Ayrıca zamanı daha verimli kullanmak için şarkıların içine daha fazla şey sıkıştırılabilirdi: buna da en iyi örnek olarak Tangled'dan When Will My Life Begin verilebilir. Tek bir şarkıda Rapunzel'in kişiliğine, kuledeki hayatına, isteklerine hemen hakim oluyorsunuz ve bu hiçbir şekilde zorla yapılmış gibi durmuyor.

    Bir diğer sorun da filmdeki evrenin tamamen iki boyutlu hissedilmesi (ehehehe hayatımın en lame esprisini yaptım şu an). Bunda filmin büyük oranda okyanusta geçmesinin de etkisi var, sonuçta şehir hayatında olduğu gibi arka plana zekice detaylar sıkıştıramazlardı. Gösterebileceğiniz tek şey okyanus ve gökyüzüyse ne yapabilirsiniz ki? Okyanus da tek başına bir karakter gibiydi gerçi, ama davranışları çok tutarsızdı. Karakterleri yelkenlinin üzerine fırlatmak dışında pek bir şey yapmadı sanırım.

     Şarkılar:

     Bu konuda herkesin bayağı beklentisi vardı sanırım, çünkü şarkılar Lin-Manuel Miranda tarafından bestelendi ve yazıldı. Hamilton'ı hiç izlemedim ve Lin-Manuel Miranda'yla ilk kez bu film sayesinde tanıştım. Bu açıdan şarkılardan edineceğim izlenim benim için kişisel olarak çok önemliydi çünkü en sevdiğim kitap serilerinden biri olan Kingkiller Chronicle'da da Lin-Manuel Miranda yapımcılardan biri olarak yer alacak.

     Şarkılar arasında her ne kadar Let It Go kadar akılda kalıcısını bulamasam da genel olarak hoşuma gittiklerini söyleyebilirim. Bu konuda adil bir değerlendirme yapmak gerçekten zor oluyor çünkü Disney'in çıtası çok ama çok yüksek. İster istemez her yeni film bu konuda Aladdin, Beauty and the Beast, Lion King gibi filmlerle yarışmak zorunda kalıyor. Yine de güzellerdi işte, her ne kadar kurgu aralarında karakterlerin sık sık şarkı söyleyeceklerinden veya daha önce şarkı söylediklerinden bahsetmesi sıksa da... Filmin atmosferi yüzünden çoğu neşeli ve mizahi bir tondaydı ve How Far I'll Go, güzel bir şarkı olmasına karşın temel karakter şarkısı olarak biraz eksik kaldı bence. Benim kişisel favorim We Know the Way oldu: hem gösterildiği sahne hem de müzik açısından gerçekten çok sevdim.



     Polinezce (Polinezyaca? Hawaiice????) sözler nedeniyle eski Lilo ve Stitch şarkılarını hatırlattığını da ekleyeyim.

     Bu arada, filmin Türkçe versiyonunu izlediğim için belirtmeden geçemeyeceğim: şarkı tercümesinde asla Disney Rennaisance yıllarında eriştiğimiz seviyeye ulaşamayacağız sanırım. Gerçi o dönemin şarkı sözleri şansımıza çok daha çeviriye uygundu, oysa şimdi Let It Go, You're Welcome gibi şarkıları çevirmek çok daha zor. Colors of the Wind'e kolayca "Rüzgarın Renkleri" denilebiliyor ama Let It Go'yu nasıl çevirebilirsin ki? Mecbur "Aldırma" diye çevirdiler (oysa "sal gitsin" çok daha anlama uygun bir çeviri olurdu bence :P yayy bir kötü espri daha :P). Yine You're Welcome'a "Canımsın" diyerek sinir bozucu da olsa uygun bir çeviri bulabilmişler, hatta Maui'nin karakterine yakışmış bile. Ama genel olarak şarkılardaki kafiye ve ölçü oranı eskilere göre kötü. Söyleyenler de eskisi kadar yetkin değiller sanırım. Türkçe versiyonları tercih etmek için bir sebep kalmıyor yani... Oysa eskiden böyle miydi? Bu kulaklar God Help the Outcasts'in de Türkçesini duydu, ki bence şarkının en iyi versiyonlarından birisidir, dinlemenizi öneririm.

***

     Sonuç olarak, Moana birkaç yıldır art arda gelen muhteşem Disney filmleri arasında çok öne çıkacak bir özelliğe sahip değilse de iyi bir iş çıkartmışlar diyebilirim. Genel olarak son yılların Disney Revival çıtasını hedeflenip her açıdan o kaliteye uygun bir iş yapılmış. Daha iyi olabilir miydi? Evet, özellikle de kurgu ve film evreni konusunda. Yılın en iyi animasyon filmi miydi? Kesinlikle hayır, Zootopia'nın yanında zayıf bir seçenek olarak kalacaktır. Yine de izleyeceğiniz vaktin hakkını verecektir. 

     Moana'yı üç boyutlu Disney prenses filmleri arasında bir yere koyarsam Brave'in biraz üstünde Frozen'ın biraz altında bir yer olurdu bu sanırım. Favorim hala Tangled, her ne kadar animasyon kalitesi geçen yıllar içinde yavaş yavaş demode olmaya başlasa da. Son yıllarda gözümde Tangled ile aynı seviyeye ulaşabilen tek film Zootopia oldu, ki o da bir prenses filmi olmadığı için orijinallik konusunda çok daha büyük bir avantaja sahip.

     Umarım yazım fikir vermek konusunda yardımcı olmuştur. Hepinize iyi seyirler.