film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ocak 2021 Cumartesi

pixar, ama 20 yıl önceki gibi - soul (2020)





bu aralar yeni bir film izleme stratejisi takip etmeye çalışıyorum: film kültürümü geliştirmek için fırsat buldukça sırasıyla bir tane popüler/eğlenceli film, bir tane de daha ciddi ve eleştirmenlerin beğeneceği türden, "sanat filmi" izlemeye çalışıyorum. (bunlar genelde mubi'de bakınırken gözüme çarpan filmler oluyor :P) pixar'ın yeni filmi soul'u izlemek uzun süredir aklımdaydı, derslerden dolayı iyice geciktirmiştim. popüler film sırası gelince onu araya sıkıştıracaktım. ne var ki dün bir finalime çalışmam gerekirken aniden kendimi yan sekmede filmi açmış olarak buldum :D sonrası malum. 

pixar'ın benim için çok önemli bir yeri var. artık "klasik" diyebileceğimiz seviyeye gelmiş olan bazı filmleri (toy story, monsters inc, the incredibles) çocukken kalbime en dokunan kurgulardandı. 3d animasyon kalitesi bir yana, bile hikaye anlatımında oluşturdukları formülü çok beğeniyorum. fakat son yıllarda beni pixar'dan uzaklaştıran pek çok şey yaşandı. bunların başında john lasseter skandalı geliyor. her ne kadar skandalla doğru şekilde baş edildiğini düşünsem de stüdyonun imajı gözümde büyük bir yara aldı. bir de herkesin farkında olduğu bir kalite düşüşü var elbette. çok fazla devam filmi çıkardılar, çoğu akılda kalıcılıktan uzak, nostalji duygusunu tatmin etmek isteyen izleyicilere yönelik yapılmış filmlerdi. her ne kadar tasarım ve animasyon gibi konularda çağ atlamaya devam etseler de hikaye konusunda istenen tadın yakalanamadığını düşünüyorum. ki bu dönemde çok övülen bazı orijinal filmlerde bile sıkıntılar vardı, coco ve inside out gibi. stüdyo bazı açılardan fazla disneyleşmiş, bazı açılardan da iyice kendi karikatürüne dönmüş gibiydi. her ne kadar bu iki filmi severek izlesem de pixar'ı düzenli şekilde takip etmeyi bıraktığımı itiraf etmeliyim. fakat soul beni yakalamayı başardı. film sona erdiğinde kendimi  "klasik" pixar filmlerini izlediğimde nasıl hissediyorsam öyle hissediyordum: mutlu, hafif ağlamaklı, yaşama isteğiyle dolu.

film hayallerine kavuşmayı bit türlü başaramamış bir caz piyanistinin hikayesini anlatıyor. joe gardner. şanssız, fakat hevesli bir adam. bir okulda müzik öğretmenliği yaparken sonunda gerçekten hayalini gerçekleştirebileceği, sahneye çıkabileceği bir fırsat yakalıyor. ve pat - adam sevinçle telefonda konuşurken bir belediye çukuruna düşerek ölüyor.  ilk kez bir pixar filminin bu kadar ağır konuları ele aldığını görüyoruz (belki the good dinosaur dışında): ölüm, ölüm sonrasındaki "the great beyond," ruhlar, maneviyat. hepsi stüdyonun klasik teknikleriyle, konseptler karakterlere ve dengeli tasarlanmış görsellere dönüştürülerek anlatılıyor. hatta bunun stüdyonun son yıllardaki en büyük zayıflığı olduğunu söyleyebiliriz: kanlı canlı, baştan aşağı kişilikten oluşan karakterler yerine (selam sheriff woody :P) konseptlerin hikayesini anlatmak. ruhları hayata hazırlayan iki boyutlu manevi görevlileri, oradan oraya koşturan bebek ruhları görüyoruz, tıpkı inside out'taki gibi bir dünya. hatta bu iki film aynı evrendeymiş gibi hissedebilirsiniz. neyse ki bu kez joe gardner'ın kişiliği ve etrafındaki insanlar kısmen bu tamamen kavramsal dünyayı kırabilmiş. bu sayede 2000'lerdeki güçlü karakterlere, onları güçlü motivasyonlarına dayanan o pixar tadı geri gelmiş.

filmin kurgusuna çok girmek istemiyorum, fakat çok temel soruları irdelemiş: hayat amacın, seni her sabah uyanmaya zorlayan şey ne? neyi yapmak için doğdun? what's your calling? bunların hepsi inanılmaz derecede alıştığımız, bir noktada düşündüğümüz sorular. bunları cevaplamamak bir ayıp haline gelmiş resmen. fakat belki de seni uyandıran şey bir amaç olmamalıdır. belki de insanın gözlerinin parlamasını sağlayan, onu her gün yatağından kaldıran parıltı, uzak ve ulaşılması zor bir amaç değil de hayatın kendisidir. içilen su, yenilen çikolatadır mesela. arkadaşlarınla edilen güzel bir sohbettir. filmde bir ruhun amacını bulamadığı için üzülmesini, hayatın güzelliklerinden aldığı zevkten utanmasını görüyoruz. izlerken bu dayatmaların ne kadar yapay ve kurgulanmış olduklarını fark ettim. kısmen de neoliberal özne olmanın bir parçası haline getirildiğini düşünüyorum: bir amacın olduğuna, ona kendini tamamen adaman gerektiğine inanmalısın ki biri seni dışarıdan zorlamadan da üretken olabilesin, her gün saatlerini ona harcayabilesin - tek bir karşılık bile beklemeden. yapamadığında sana "demek ki yeterince istemedin" diyen, tüm sorumluluğu kendine almana neden olan ses bu işte. onu susturmak lazım. bu bakımdan alttan alta çok tatlı bir eleştiride bulunmuş pixar, bu dönemde herkesin duymaya ihtiyacı olan türden. ben memnun kaldım :)

27 Nisan 2020 Pazartesi

monty python'lı günler

uzun, uzun, upuzun bir süredir yapmam gereken bir şeyi yaptım ve monty python and the holy grail'i izledim!

siz de karantinada mısınız? (umarım öylesinizdir :P) eğlenmeye mi ihtiyacınız var? (ilk soruya evet dediyseniz bunun da cevabı evettir diye düşünüyorum). kendinizi geek olarak mı tanımlıyorsunuz? benim yaptığım gibi uzun süre beklemek yerine HEMEN BU FİLMİ İZLEYİN ÇÜNKÜ ÇOK GÜZEL!

deli gibi kahkaha attım. uzun süredir bu kadar güldüğümü hatırlamıyorum. "i didn't vote for you!" sahnesini önceden duymuştum ama izleyince bu kadar komik olacağını tahmin edemiyordum. fransız şövalyelerin hakaretleri mükemmeldi (özellikle "i fart in your general direction" ve "your mother is a hamster and your father smells of elderberries"). evdeyken ara ara üzerime çöken depresifliği ve ağırlığı o kadar güzel süpürdü ki... bu dönemde izlemek için gerçekten iyi, çünkü mizah tarzı hayatı hafife alır ve absürtlüğünü gözünüze sokar türden. "bu ne be, azıcık salayım" moduna giriyorsunuz izlerken. her şey manasız geliyor, ama olumlu bir şekilde :P

bu kadar çok kez izlenmiş, hakkında konuşulmuş bir film hakkında başka ne söyleyebilirim bilmiyorum. benim izleme nedenim ready player one oldu. kitapta 80'lerde iz bırakan çoğu esere yer veriliyor ama en en yoğun şekilde bahsedilen filmlerden biri monty python. hatta neredeyse filmin kendisini izlemiş kadar oluyorsunuz. film orada da karşıma çıkınca artık izlemek zorunda olduğuma karar verdim. keşke daha önceden yapsaymışım. günlerdir bazı sahneleri hatırlayıp kendi kendime gülüyorum. üstelik pek çok farklı yerde referans verilen bir filmmiş, özellikle de oyunlarda. o nedenle izlemeniz kenarda köşede güzel göndermeler yakalamanıza vesile olabilir :D

holy grail'in ardından life of brian'ı da izledim, ama aynı derecede keyif alamadım ne yazık ki. ki din temalı mizaha bayağı gülerim normalde. yine hoş bir filmdi ama kahkahalar attırmıyor.


şu sahneyi de eklemiş olayım. şimdi yeniden izledim de keyfim yerine geldi :)

YA TEMA MÜZİĞİ BİLE ÇOK GÜZEL DEĞİL Mİ?

22 Şubat 2020 Cumartesi

little women (2019)



little women'ın yeni uyarlaması aslında aylar önce çıktı, ama türkiye'de vizyona girme tarihini 14 şubat'a denk getirdikleri için yeni izleyebildim. (not: yazıyı 22'sinde yayınlıyorum ama filmi 14 şubat'ta izledim). güzel bir sevgililer günü etkinliği olmakla birlikte sinemaların her seferinde en sevdiğim filmlerin tarihini değiştirmesinden bıkmış durumdayım. animasyon filmlerinde aynı şeyi yapmalarına çok alıştım çünkü her seferinde çocukların tatiline ya da karne zamanına denk getirmeye çalışıyorlar. ne var ki bir yetişkin filminde bunu yaşamayı beklemiyordum. üstelik gitmeyi planladığımız ilk sinema salonunda gösterime bile girmemişti film, sanırım çok az yerde gösteriliyor. ne diyeyim, çok üzücü bir durum.

sinema tamamen kadın izleyicilerle doluydu, bazı sahnelerdeki tepkilerden anladığım kadarıyla çoğu kitabı okuyarak gelmiş insanlar. daha "maskülen" film türlerini seven kadınlar varken bu tür daha feminen eserlerin erkekler tarafından izlenmemesi çok üzücü bir şey. adı "little women" olunca denemeyi bile düşünmüyorlar sanırım. cinsiyet rolleri :( ama tabii ki çok keyifli bir seyir oldu benim için. filmin başlarında biraz şaşırdım, çünkü senarist lineer bir yol izlemek yerine hikayeyi flashbackler halinde anlatmayı seçmiş. sahneler kitaptakinden daha farklı bir sırayla ilerliyor. 94 uyarlamasını defalarca izlediğim için sahnelerin o filmdeki gibi ilerlemesini bekliyordum, bu nedenle alışmam birazcık zaman aldı. fakat senaryo işini iyi bir şekilde kotardıklarını söyleyebilirim. hem çok bilinen bir kitap uyarlaması olduğu için filme ferah bir hava katmış, hem de hikayeye sadece little women'daki hikayenin değil louisa may alcott'un kendi hikayesinin de yedirilmesini sağlamış. spoiler vermek istemiyorum ama bu sayede filmin sonu da daha yenilikçi bir şekilde bitiyor. kadın protagonistin sadece aşkı ve evliliği üzerinden tanımlandığı hikayenin dışına çıkılıyor, hatta ucu biraz açık bırakılıyor diyebilirim.

filmden çok memnun kaldım. bir uyarlama olarak hem karakterlerin ruhunu korumayı başarmış hem de modern izleyiciye hitap edebilmiş. senaryoda uygulanan teknik kitabı okumamış izleyiciler için biraz yabancılaştırıcı olabilir, ama aynı zamanda kitabı okusa sevmeyecek insanlar tarafından da sevilebilecek bir film ortaya çıkardığını düşünüyorum. her ne kadar jo'nun ana karakter olduğu çok belli olsa da karakterlerin her birine ayrı bir önem gösterilmiş. özellikle de beth'in karakter gelişimine yeterince vakit ayırdılar mı diye dikkat ettim ve bunun başarıldığını gördüm. oyuncular harikaydı. timothee chalamet'ye call me by your name'i izlediğimden beri özel bir hayranlığım var zaten, laurie rolünde de harikaydı (özellikle önceki filmdeki christian bale'in laurie'siyle karşılaştırılınca). bu filmde ilk kez izlediğim saoirse ronan'a da bayıldım. en ilginci de emma watson'ın meg rolünde olması. itiraf etmeliyim ki beauty and the beast'ten sonra emma watson'a hafiften gıcık olmaya başlamıştım sürekli kendi kişiliğinin varyasyonlarını oynadığını düşündüğüm için. onu meg rolünde izlemek bu algıyı kırmamı sağladı. güzel bir iş başarmış. beth'le ilgili kısımlarda tabii ki biraz ağladım, ama salondan çok mutlu bir şekilde çıktım. iyi bir film izlemek harika bir  duygu, ama iyi bir uyarlamanın bunun da ötesine geçen bir keyfi var. ileride geleneksel bir kış filmi olarak tekrar izlemeyi planlıyorum :) umarım fırsat olur da sevdiğim kitapların güzel uyarlamalarıyla daha sık karşılaşabilirim.

2 Şubat 2020 Pazar

bir şeyler izledim

selam. ışık hızında geçen bir tatilin ardından bir anda okulun ilk haftası sona erdi, neye uğradığımı şaşırdım. açıkçası derslerin başlamasından çok memnunum çünkü bu dönem inanılmaz keyifli bir programım var ama öncesinde birkaç blog yazısı yazmayı planlamıştım. olmadı, yapamadım. şimdi buralar boş kalmasın diye kısaca izlediğim bir şeylerden bahsedeceğim. öte yandan okumaya değer olur mu bilmiyorum çünkü düşünerek yazılmış bir şeyler olmayacak. read at your own risk.



better than us

bu bir rus netflix dizisi. geçen dönem rusça dinleme pratiği yapmak için izlemeye başladım. çok acayip bir dizi olduğunu söyleyebilirim. hikaye insansı robotlar üzerinden dönüyor ama türk televizyonlarında izlediğimiz şeyleri andıran bir aile-entrika-holding arka planına sahip. hatta bazı karakterler bizdeki yerleşik tiplere (cefakar anne, şirket sahibi kötü adam, aşırı şirin çocuk vs.) tam olarak karşılık geliyor. bu durum ara ara ruslarla aramızdaki kültürel benzerliği sorgulamama bile neden oldu. dizideki robot aileyle ilgili kavramları sorgulamak için bir araç işlevini görüyor. kusursuz bir robot, bir annenin/eşin yerini tutabilir mi? spoiler olmasın, ama benim anladığım kadarıyla buna verilen cevap olumsuz. yine de bazı yönleriyle alışılmadık bir robot portresi sunulmuş. robotları canlandıran oyuncular da oldukça iyi bir iş çıkarmış.

tamamını izlemeye değer mi? pek zannetmiyorum. ama birkaç bölüme göz atıp eğlenebilirsiniz. benim için işlevini yeterince gördü, birkaç güzel rusça küfür öğrendim. bir gün olur da rusya'ya gider ve trafikte takılı kalırsam birilerine sövebilirim :P bi tane daha rusça diziye başlamıştım trotsky'nin hayatı hakkında, oyuncular daha iyi olmasına rağmen better than us kadar sarmamıştı. belki bi ara onu da bitiririm.



perfect blue

bu bir uzun metraj anime. mimarin adındaki bir j-pop yıldızının kariyerini değiştirip oyunculuğa geçişini, bu sırada ajansı tarafından nasıl yönlendirildiğini ve sektör uğruna yaşadığı psikolojik bölünmeyi anlatıyor. black swan'ın yönetmeni bu filmin hayranıymış, bayağı da esinlenmiş sanırım.
animasyon izleme modumdaydım, film de kısa olduğu için bir bakayım dedim. oldukça karanlık bir teması var, kişisel olarak pek tercih ettiğim bir şey değil, ama kendini izlettirdi.çizim tarzı oldukça hoştu. filmin en güçlü yanı ise müzikleriydi. gerilimden ve bulmaca tarzı kurgulardan hoşlanıyorsanız izlemenizi öneririm.

bu kadar :)


22 Ocak 2017 Pazar

Moana

     Merhaba!

     Aslında Moana'yı yakın zamanlarda izleyeceğimi düşünmüyordum fakat iki gün önce en yakın arkadaşımla buluştuğumuzda birden Moana'nın -karne günü sağ olsun- o gün vizyona girdiğini fark ettik ve izlemeye karar verdik. Türkiye'deki animasyon seyirci kitlesi -özellikle de prenses filmleri söz konusu olduğunda- çok büyük bir oranda çocuklardan oluştuğu için altyazılı versiyonunu izleyemedik tabii ki, ama yine de çok keyifliydi. Uzun zamandır ilk defa bir prenses filminin orijinalinden önce Türkçe dublajlı halini görmüş oldum.

     Filmden biraz bahsetmeden önce şuraya afişi ekleyeyim:


     Görebildiğiniz üzere Polinezyalı/Hawaii'li -artık ne deniliyorsa o bölgeye- bir prensesimiz var: Moana. Sanırım Polinezya dilinde "okyanustan gelen" anlamına geliyor adı... daha düz bir mantık kurabilirler miydi bilmiyorum, çünkü kızın okyanusla özel bir bağlantısı var. Yanındaki uzun saçlı oltalı adam da Tefiti'nin kalbini çalarak Moana'nın yaşadığı adanın dengesini bozan yarı tanrı kahramanımız, Maui. O devasa olta da şekil değiştirmesine yarıyor.

     Moana, bebekliğinden beri -accayip şirin bir bebekliği var- okyanusa özel bir ilgi duyuyor; fakat en yakın arkadaşını bir okyanus fırtınasında kaybeden babası onun bu ilgisinden oldukça rahatsız. Adadaki denge bozulmaya, hindistan cevizleri çürümeye ve lagündeki balıklar yok olmaya başladığında Moana çözümü -tamamen karakterine uygun bir şekilde- okyanusa açılmakta buluyor. Büyükannesi sayesinde atalarının önceden gezginler olduğunu ve daha büyük yelkenliler inşa ettiklerini öğreniyor ve adada gizlenmiş yelkenlilerden birini alarak Maui'yi bulmak üzere okyanusa açılıyor. Maui'yle yaşadıkları çeşitli olaylar ve birkaç şarkıdan sonra Tefiti'nin kalbini yerine koyuyorlar ve denge düzeliyor. Mutlu son!

     Filmin konusu, genel kurgusu bu. Şimdi birkaç alt başlık halinde eleştirilerimi sunmak istiyorum.

     Karakterler:

     Doğal olarak film büyük oranda ana karakterler Moana ve Maui üzerinden ilerliyor. Moana, her ne kadar okyanusla ilişkisi dışında kendisi hakkında pek bir şey öğrenemesek de, kolay sevilebilen bir karakter. Disney prenses karakterleri konusunda kendi klişelerini aşalı uzun bir süre olduğu için bu konuya fazla değinmek istemiyorum ama Moana gerçekten bağımsız, çözüm odaklı ve bu çözümleri kendi başına gerçekleştirebilen, güçlü bir karakter olarak öne çıkıyor. Fiziksel açıdan da en insani Disney prensesi sanırım, çünkü vücudu Disney standartlarına göre çok daha normal oranlarda, üstelik bu da karakterin sevimliliğinden bir şey eksiltmiyor. Ne var ki filmde gerçek anlamda bir villain olmadığı için Moana'nın kişilik özelliklerini derinlemesine gözlemleyemiyoruz. Sıradışı olması açısından artı puan alsa da, Rapunzel ya da Elsa kadar akılda kalıcı bir karakter değil.

     Maui, trajik geçmişi ve yaşadığı iç çatışma nedeniyle biraz daha ilgi çekici bir karakter. Eğer bir yarı tanrı olmasaydı ve karakter tasarımı (Dwayne Johnson etkisiyle de birlikte) çok ilgi çekici olmasaydı kişilik açısından kendisini çok sıkıcı bulabilirdim, çünkü "saf, hevesli ana karakter ve kurnaz, trajik geçmişi olan sidekick" ikilisinden gına geldi. Tangled'da ve Zootopia'da bu karakter tiplemelerini mükemmel şekilde kotardılar ve kabul ediyorum, ikisinde de karakterlerin bu şekilde işlenmesine bayıldım ama sıktı artık. Hiç değilse birkaç yıl daha bu formülü görmek istemiyorum.

     Bu iki ana karakter dışında çok da geniş bir karakter yelpazesi yok aslında bu filmin. Çılgın büyükanne dışında Moana'nın ailesi çok alışıldık bir aile tablosu çiziyor. Mulan'ın ailesinin Polinezyalı ve bir tık daha az gelenekçi versiyonu denebilir. Hatta Mulan'ın da hafiften çılgın bir büyükannesi vardı diye hatırlıyorum. Altın toplayan yengeç ise (adını hemencecik unutmuşum) villain olmanın kıyısından bile geçemiyor. Tefiti'yi de tanrıça olduğundan klasik karakterler arasında saymıyorum. İnsan karakterler açısından filmin böyle bir yetersizliği var fakat hayvan karakterler açısından oldukça iyi sayılır. Moana'nın evcil domuzunu pek göremesek de tavuk Heihei tek başına filmin bütün mizah yükünü sırtlıyor sayılır. Tabii tek başına bir Maximus - Pascal ikilisi kadar olamıyor, fakat yine de sevimli ve hatırda kalan bir karakter.

     Animasyon kalitesi:

     Açıkçası bu konuda söyleyeceklerimin pek sağlam bir temeli olmayacak, çünkü filmi üç boyutlu izledim ve sanırım Bolt'u izlediğimden beri ilk defa bir animasyon filmini bu şekilde izliyorum. Pek alışık değilim anlayacağınız. Yine de izlenimlerim beni hayal kırıklığına uğratmadı. Disney filmlerinin en güvendiğim yanı da budur: her yeni filmde mutlaka bilgisayar animasyonu açısından yeni veya geliştirilmiş bir şey görebilirsiniz. Frozen'da buz ve kar animasyonunun ne kadar ilerlediğini görmüştük örneğin, Tangled'da ise Rapunzel'in saçları ve filmi romantik dönem tabloları atmosferine sokmak için kullanılan yöntemler harikaydı, aynı şekilde fenerlerin havada uçuştuğu sahne de. Moana'da animasyon açısından en akılda kalıcı şey elbette ki okyanus ve gökyüzüydü. Moana'nın kuma bulandığı sahne de görsel açıdan oldukça eğlenceliydi. Öte yandan filmde devrim yaratacak nitelikte bir şey de yoktu. Bir bakıma daha önce geliştirilmiş tekniklerin son bir rötüşla mükemmelleştirilmesi denebilir, çünkü Moana'dan da önce Pixar filmlerinde mükemmel okyanus ve kum animasyonları görebiliyorduk. Bunun bir eksi olduğunu zannetmiyorum çünkü bilgisayar animasyonunu nasıl daha ileriye taşıyabilecekleri konusunda hiçbir fikrim yok, bu haliyle o kadar harika ki aynı kalitede milyonlarca film dahi yapılsa hiçbiri eski görünmez gözüme. Sanırım bundan sonra odaklanılacak alan iki boyutlu animasyonla üç boyutlunun karmasını yapmak olacak, tıpkı Paperman kısa filmi gibi. Şu anda bunu yapmak çok maliyetli sanırım, ama yeni teknikler icat edildikçe uzun metraj filmlerde kullanılabilecek hale gelecektir. Hatta bildiğim kadarıyla Moana da ilk başta iki boyutlu tasarlanıyordu ve daha sonra bir plan değişimiyle üç boyutlu yapılmasına karar verildi.

     Kurgu ve "film evreni":

     Bu konuda bazı sıkıntılar olduğunu belirtmeliyim. Filmde doğru dürüst bir villain'ın olmadığını söylemiştim zaten, bu durum da filmi aydınlık bir atmosfere soktuğu kadar bazı açılardan zayıf da kılıyor. Kurgunun arkasındaki mesajı cidden beğendim: hayat yaratma gücünün insanlığın eline verilmesiyle dengenin bozulması ve doğanın yaratma gücü kendi elindeyken, müdahale edilmeden kendi dengesini sürdürebilmesi gerçekten çok yerinde ve nasihate dökülmeden verilen bir mesajdı. Yine de bu durum kurgunun zayıflığını kurtarmadı.

     En önemli sorunlardan birisi olayların ritmiydi. Özellikle adadaki kısımda her şey art arda gerçekleşti ve bir olayı sindirmek için araya zaman konulmadan bir diğeri başladı. Karakterlerin geçmişine değinen kısımlar çok hızlı geçiştirildi. Tamam, şarkılar bir şeyleri anlatmak için gerçekten güzel ama çoğu Disney filminde şarkıların verildiği sahnelerin arkasında kurgunun kilit kısımları vardır: Let It Go'dan önceki kısmı düşünün örneğin. Ayrıca zamanı daha verimli kullanmak için şarkıların içine daha fazla şey sıkıştırılabilirdi: buna da en iyi örnek olarak Tangled'dan When Will My Life Begin verilebilir. Tek bir şarkıda Rapunzel'in kişiliğine, kuledeki hayatına, isteklerine hemen hakim oluyorsunuz ve bu hiçbir şekilde zorla yapılmış gibi durmuyor.

    Bir diğer sorun da filmdeki evrenin tamamen iki boyutlu hissedilmesi (ehehehe hayatımın en lame esprisini yaptım şu an). Bunda filmin büyük oranda okyanusta geçmesinin de etkisi var, sonuçta şehir hayatında olduğu gibi arka plana zekice detaylar sıkıştıramazlardı. Gösterebileceğiniz tek şey okyanus ve gökyüzüyse ne yapabilirsiniz ki? Okyanus da tek başına bir karakter gibiydi gerçi, ama davranışları çok tutarsızdı. Karakterleri yelkenlinin üzerine fırlatmak dışında pek bir şey yapmadı sanırım.

     Şarkılar:

     Bu konuda herkesin bayağı beklentisi vardı sanırım, çünkü şarkılar Lin-Manuel Miranda tarafından bestelendi ve yazıldı. Hamilton'ı hiç izlemedim ve Lin-Manuel Miranda'yla ilk kez bu film sayesinde tanıştım. Bu açıdan şarkılardan edineceğim izlenim benim için kişisel olarak çok önemliydi çünkü en sevdiğim kitap serilerinden biri olan Kingkiller Chronicle'da da Lin-Manuel Miranda yapımcılardan biri olarak yer alacak.

     Şarkılar arasında her ne kadar Let It Go kadar akılda kalıcısını bulamasam da genel olarak hoşuma gittiklerini söyleyebilirim. Bu konuda adil bir değerlendirme yapmak gerçekten zor oluyor çünkü Disney'in çıtası çok ama çok yüksek. İster istemez her yeni film bu konuda Aladdin, Beauty and the Beast, Lion King gibi filmlerle yarışmak zorunda kalıyor. Yine de güzellerdi işte, her ne kadar kurgu aralarında karakterlerin sık sık şarkı söyleyeceklerinden veya daha önce şarkı söylediklerinden bahsetmesi sıksa da... Filmin atmosferi yüzünden çoğu neşeli ve mizahi bir tondaydı ve How Far I'll Go, güzel bir şarkı olmasına karşın temel karakter şarkısı olarak biraz eksik kaldı bence. Benim kişisel favorim We Know the Way oldu: hem gösterildiği sahne hem de müzik açısından gerçekten çok sevdim.



     Polinezce (Polinezyaca? Hawaiice????) sözler nedeniyle eski Lilo ve Stitch şarkılarını hatırlattığını da ekleyeyim.

     Bu arada, filmin Türkçe versiyonunu izlediğim için belirtmeden geçemeyeceğim: şarkı tercümesinde asla Disney Rennaisance yıllarında eriştiğimiz seviyeye ulaşamayacağız sanırım. Gerçi o dönemin şarkı sözleri şansımıza çok daha çeviriye uygundu, oysa şimdi Let It Go, You're Welcome gibi şarkıları çevirmek çok daha zor. Colors of the Wind'e kolayca "Rüzgarın Renkleri" denilebiliyor ama Let It Go'yu nasıl çevirebilirsin ki? Mecbur "Aldırma" diye çevirdiler (oysa "sal gitsin" çok daha anlama uygun bir çeviri olurdu bence :P yayy bir kötü espri daha :P). Yine You're Welcome'a "Canımsın" diyerek sinir bozucu da olsa uygun bir çeviri bulabilmişler, hatta Maui'nin karakterine yakışmış bile. Ama genel olarak şarkılardaki kafiye ve ölçü oranı eskilere göre kötü. Söyleyenler de eskisi kadar yetkin değiller sanırım. Türkçe versiyonları tercih etmek için bir sebep kalmıyor yani... Oysa eskiden böyle miydi? Bu kulaklar God Help the Outcasts'in de Türkçesini duydu, ki bence şarkının en iyi versiyonlarından birisidir, dinlemenizi öneririm.

***

     Sonuç olarak, Moana birkaç yıldır art arda gelen muhteşem Disney filmleri arasında çok öne çıkacak bir özelliğe sahip değilse de iyi bir iş çıkartmışlar diyebilirim. Genel olarak son yılların Disney Revival çıtasını hedeflenip her açıdan o kaliteye uygun bir iş yapılmış. Daha iyi olabilir miydi? Evet, özellikle de kurgu ve film evreni konusunda. Yılın en iyi animasyon filmi miydi? Kesinlikle hayır, Zootopia'nın yanında zayıf bir seçenek olarak kalacaktır. Yine de izleyeceğiniz vaktin hakkını verecektir. 

     Moana'yı üç boyutlu Disney prenses filmleri arasında bir yere koyarsam Brave'in biraz üstünde Frozen'ın biraz altında bir yer olurdu bu sanırım. Favorim hala Tangled, her ne kadar animasyon kalitesi geçen yıllar içinde yavaş yavaş demode olmaya başlasa da. Son yıllarda gözümde Tangled ile aynı seviyeye ulaşabilen tek film Zootopia oldu, ki o da bir prenses filmi olmadığı için orijinallik konusunda çok daha büyük bir avantaja sahip.

     Umarım yazım fikir vermek konusunda yardımcı olmuştur. Hepinize iyi seyirler.

20 Ocak 2017 Cuma

Anna Karenina

     Merhaba!

     Çoook uzun süre önce yapmam gereken bir şeyi yaptım: Anna Karenina'yı okudum!

     Açıkçası kitabı tamamen bitirmeme rağmen içimde hala bir suçluluk duygusu var çünkü benim okuduğum versiyonun sonunda Nabokov'un son sözü ve inceleme tarzı bir şey vardı ve o kısımları okumadım daha. Kindle'ımda hala %97 bitirilmiş gibi duruyor sanırım bu yüzden. Açıkçası dün kitabı bitirdiğimde beynim yahniye dönmüştü, o yüzden son söz kısmını okumaya çok üşendim.

     Bu arada belirteyim, beynimin yahniye dönmesinin sebebi kitabın sıkıcı olması değildi. Anna Karenina gerçekten devasa bir kitap ama klasik kitapların geneliyle karşılaştırınca fazlasıyla akıcı ve ilgi çekici kalıyor. Bu açıdan benim edebiyat görüşüme çok uyduğunu söyleyebilirim: bir kitabı mükemmel yapan şeyin aynı anda hem eleştirmenler hem de işin uzmanı olmayan okurlar tarafından beğenilmesi olduğunu düşünüyorum. Derinlik ve anlaşılırlık beraber olduğunda ortaya harika bir iş çıkıyor. Anna Karenina da bu kitaplardan biri işte, belki de en büyük Rus romanı -hatta kimi zaman dünyanın en büyük romanı- olarak anılmasının nedeni budur. İçinde her açıdan derinlik barındırıyor: karakterlerin psikolojisi, kurgu, sosyal ilişkiler, toplumun duruma yönelik eleştiri, felsefe, duygusallık, trajedi... Ayrıca içinde Rus romanlarının genelinde bulunan her şeyi barındırdığını da eklemeliyim. Geçenlerde Facebook'ta Rus edebiyatını çok güzel anlatan bir şey buldum, buraya eklemeden geçemeyeceğim.


     
     Sanırım buradakilerin bir veya ikisi dışında hepsi Anna Karenina'da var.

     Küçükken Rus edebiyatına karşı çözemediğim bir soğukluğum vardı, sanırım gerekli bilgi birikimine ulaşmadan önce Karamazov Kardeşler'in önüme sürülmesiyle yaşadığım iç sıkılmasının bir etkisi. Karakter isimlerinden bile korkunç şekilde sıkılırdım. Sanırım o dönem okumayı başarabildiğim tek Rus romanı Ana'ydı, başka istekle okuduğum bir tanesini hatırlamıyorum çünkü. Ama dört beş yıldır kitaplarla ilgili zevklerim daha rafine bir hale geldi ve ek olarak, Rus kültürüne ve Rus tarihine ciddi bir ilgi duymaya başladım. Yakın dönemde okuduğum ilk Rus yazar Çehov oldu -öykülerine de oyunlarına da bayılırım- ve kader beni ister istemez Anna Karenina'ya getirdi.

     Açıkçası Rus edebiyatının niçin herkes tarafından övüldüğünü şimdi anlayabiliyorum. Anna Karenina muazzam bir kitap. Enerjik, güçlü bir kadın olsa da toplumla uyum sağlayamadığı için kendi trajedisinden kaçamayan Anna'yı görüyoruz kitapta, ve onun Vronski'yle olan ilişkisini... ama kitap bundan çok daha fazlası! Rusya'nın o dönemki taşra hayatından, köylülerin durumundan, ucu zamanla komünizme kadar ulaşmış düşüncelerden, bürokratların hayatından, yozlaşmışlıktan da izler bulmak mümkün bu kitapta. Kitabın sonunda Panslavizm akımını, milliyetçilik akımının güçlen     Elbettişini de görüyoru. Öte yandan insan ilişkileri, aile içindeki ilişkiler müthiş nüanslarla işlenmiş. Zaten dünyanın belki de en ünlü cümlelerinden biri bu kitapta geçiyor: "Mutlu aileler birbirine benzerler, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır." Kitap, ilk cümlede geçen bu mutsuz aileleri de anlatıyor etraflıca. Eserin en takdir edilesi yanlarından biri toplumsal olayların içine insan ilişkilerini ve psikolojisini bu kadar iyi yedirebilmesi, tıpkı aynı anda eleştirmen ve okur beğenisini bir araya toplaması gibi.

     İtiraf etmeliyim ki şu an Anna Karenina'yı överken biraz tuhaf hissediyorum çünkü böylesine büyük ve daha önce değeri bilinmiş bir eseri övmenin bana düşmesi biraz tuhaf oluyor. Sadece, sıradan bir okur olarak, bu kitabı okuduğum için gerçekten mutlu olduğumu söyleyebilirim. Ayrıca filmini de izledim, Keira Knightley'nin de oynadığı 2012 versiyonunu. Daha eski bir versiyonu var mı bilmiyorum ama vardır kesin. Joe Wright tarafından yönetilmiş, afişi de şöyle bir şey:




     Elbette devasa bir edebi eseri sinemaya uyarlamak kolay değil, fakat bu dezavantaja rağmen film benim izlediğim en iyi kitap uyarlamalarından bir tanesiydi -tabii film kültürümün çok iyi olmadığını da belirteyim. Sahne geçişlerine, dekora, kıyafetlere, oyuncuların büyük kısmına bayıldım. Hayalimdeki karakter tasvirine en yakın şekilde yansıtılanlar Stepan Arkadyeviç (Stiva), Anna'nın kocası ve Levin oldu. Öte yandan Vronski benim düşündüğümden çok daha yakışıklıydı. Keira Knightley ise kitapta "dolgun" olarak tasvir edilen Anna'ya kıyasla daha ince kaldı benim gözümde, ama yüzünü ve saçlarını Anna karakterine yakıştırdığımı belirtmeliyim.

     Ha bir de, filmde Cara Delevingne'i görünce çok şaşırdım. O kızın o kadar modern bir görünüşü var ki daha uygunsuz bir oyuncu seçebilirler miydi bilmiyorum. Neyse ki ufak bi roldü.

     OMFG şimdi filmin oyuncu listesine bakayım derken fark ettim ki Stepan Arkadyeviç'i oynayan adam bizim Mr. Darcy???!!?!?!?! WTF.

     Afallamış durumdayım. Demek ki rol yeteneği dedikleri şey bu.

     Her neyse, sonuç olarak Anna Karenina'yı okumanızı öneririm. Bunu benim dememe ihtiyacınız yoktu tabii ama boş verin işte.

11 Ocak 2017 Çarşamba

Geç Kalmış Bir Kar Yazısı

     Birkaç gündür herkes kar yağışından bahsediyor. Normalde yağdığı anda dışarı çıkıp karın tadını çıkarmayı sevsem de bu yıl nedense zorunluluk halleri dışında kar yağarken dışarı adım bile atmadım. Ruhum mu çürüdü, içimdeki çocuk mu yaşlandı bilmiyorum ama hala pencereden bakıp karın tamamen erimesini bekliyorum normal hayatıma dönmek için.

    Doğal olarak içime hiçbir şeyin tadını çıkaramayan sevimsiz insanlardan birine dönüşme korkusu çöktü. Ben de karla ilgili - geç de olsa - ufak bir yazı yazayım dedim.

     Atmosferi oluşturmak için en sevdiğim kış şarkısını koyuyorum.


     I was following the pack all swallowed in their coats / With scarves of red tied around their throats / To keep their little heads / From falling in the snow / And I turn 'round and there you go / And Michael you would fall / And turn the white snow red as strawberries in the summertime

     Bu şarkı, Fleet Foxes'ın en popüler şarkısı. Pentatonix ve Birdy tarafından yapılmış coverları da var sanırım, eğer onlardan dinlemeyi tercih ederseniz. Benim için de çok özel bir şarkı çünkü Fleet Foxes'ı ilk kez bu şarkıyla keşfetmiştim.

***

     Sanırım bu yıl kar ve kışın heyecanını yaşayamamamın nedeni kısa aralıklarla kış atmosferinde geçen iki kitap okumuş olmam. Biri Boris Pasternak'ın Doktor Jivago'su, öteki ise Kar.

     Doktor Jivago, Rusya'da çarlığın yıkıldığı ve yerine komünizmin geldiği dönemi farklı karakterlerin gözünden anlatan bir kitap. Ana karakter, kitabın başlığından da anlaşıldığı üzere Yuri Jivago, çarlık döneminin zengin ailelerinden birinde yetişmiş bir doktor. Kitabı okumadan önce 1965 yılında çekilmiş film versiyonunu izlediğim için tüm kitap boyunca onu Ömer Şerif'in yüzüyle hayal ettim. (Bir de Keira Knightley'li 2002 versiyonu var.)


     Ne var ki kitaptaki tasvir çok farklı. Kitapta Yuri, dikkat çekmeyen yüz hatları ama düzgün bir buırunla anlatılmış. Ömer Şerif bunun tam tersi sayılır: oldukça karakteristik yüz hatları ve o kadar da güzel olmayan bir burun. Ama tabii ki , onu o rolde izlemek harika bir şey, her ne kadar film günümüz izleyicisi için birazcık alışılmadık kaçsa da.

     Önemsiz bir detay hakkında çok fazla konuştum sanki... Aman neyse :P

     Kitabı genel olarak çok beğendiğimi söylemeliyim. Dozunda kullanıldığı zaman şiirsel dile bayılırım ve Boris Pasternak bunu kitabında çok güzel kullanmış. Kendisi de (tıpkı Jivago gibi) bir şair zaten. Kitabın sonunda da Jivago'nun yazdığı şiirleri bulabilirsiniz. Şiirler kısmını o kadar da özenli okuyamadım ama kitaptaki anlatım tarzının beni orijinal dilinde okuyabilenleri kıskanmaya ittiğini söyleyebilirim. Rusça bilmeyi gerçekten çok isterdim -öğrenmeyi düşündüm ama çok zor olduğu konusunda insanların genelinde görüş birliği var sanırım.

     Şunu da belirteyim: kitap biraz uzun. Bazı yerlerde daha kısa olamaz mıydı diye sorguladığım oldu. Yine de okumak size edebiyat ve kişisel zevkler açısından çok şey katacaktır. Filmini de izlemenizi öneririm - gerçi bazı karakterlerin yansıtılış tarzı kitaptaki kadar iyi değil sanki.

     Bir de kabarık sarı saç problemi var. Aşağıda niçin film ekibinizde bir tarih danışmanı bulundurmanız gerektiğine dair açıklayıcı bir resim bulacaksınız.

megamind + 60'lı yılların güzellik anlayışı

***
     Gelelim Kar'a... Rusya kadar olmasa da Türkiye'nin en soğuk şehrinde, Kars'ta geçen bir Orhan Pamuk romanı. Kendisi tarafından "ilk ve tek siyasi romanım" denilen bir kitap. Şair Ka'nın (adının baş harflerini kullanmayı tercih eden bir insan) İpek adında bir kızla evlenmek için Almanya'dan Kars'a gidişini ve orada tuhaf darbemsi bir şey yaşanmasını anlatıyor. 

     Bu kitabı okumamın üstünden çok az bir zaman geçmiş olmasına rağmen hakkında pek bir şey yazmak istemiyorum aslında. Aslında Orhan Pamuk'u sevmediğimi söyleyemem, daha birkaç gün önce Kafamda Bir Tuhaflık'ı bitirdim ve şimdiden favorilerim arasına girdi bile. Daha önce de Manzaradan Parçalar'a bir göz atmıştım sanırım. Masumiyet Müzesi'ni ise yıllar önce çocukken okuduğum için hakkında bir yorum yapamayacağım. Yine de emin olduğum bir şey var ki bu kitapların hiçbirinde Kar'ı okurken yaşadığım iç sıkıntısını yaşamadım.,

     Gözüme çarpan sinir bozucu yanlardan biri karın hep aynı kelimelerle tasvir edilmesi oldu. Şimdi net hatırlayamıyorum ama "iri taneli" ya da "parçalı" gibi bir kelime tekrar tekrar kullanılmıştı. Karakterin pencereden dışarı baktığı her sahnede ya da dışarıda her yürüyüşünde aynı tasvir. Defalarca. Leitmotif dedikleri buysa olmaz olsun.

     Kitapta beni rahatsız eden ikinci bir durum siyasi bir roman olmasına rağmen siyaset meselesinin çok bulanık, sınırları hiç belli olmayan bir düzlemde işlenmesi oldu. Karakterlerin söylemlerinin, görüşlerinin, tiyatroda yaptıkları şeylerin ne anlama geldiği anlaşılmıyordu hiç. Aslında günümüzde de çok tartışılan meseleler vardı kitapta, ama benim kafamda her şey birbirine girdi. Kitabın siyasi bir roman olması siyasi bir mesaj vermesini gerektirmiyor elbette, benim beklentim de bu yönde değildi zaten. Ama sanki bir şeylerin bir anlam ifade etmesi gerekiyordu? Özellikle Kadife ve Lacivert karakterleri konusunda yaşadım bu sıkıntıyı. İfade edilmek istenen şeyi alamadım - belki de benden daha bilgili bir okur kitlesine hitap ediyordur bu konuda.

     Sonuç olarak, bunaltıcı bir kitaptı. Zaten kar yüzünden tüm dünyayla bağlantısı kopmuş bir yerde geçen bir roman ne kadar iç açıcı olabilirdi ki? Edebi yanına ise girmeyeceğim, çünkü bir kitabı okurken kırk kere ilallah edince edebi özellikleri hakkında kafa yorasınız kalmıyor pek.

***

     Kışı sever misiniz bilmiyorum. Birkaç gündür yağan kar o kadar fazlaydı ki benim oturduğum yerin etrafı hala kardan adam yapılabilecek kadar kar dolu, gerçi birazcık buzlanmışlardır ama. Eğer yağarken tadını çıkaramadıysanız erimeden birazcık eğlenmenizi öneririm. Gerçi bu blogumun ikinci yazısı ve hiç kimseye de buradan bahsetmedim, o yüzden eminim ki iyi dileklerim şu anda kimseye ulaşmıyor.

     Yazımı Olaf'ın sözleriyle bitireceğim:

    Winter's a good time to stay in and cuddle / But put me in summer and I'll be a- happy snowman!