kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Haziran 2020 Salı

okuma notlarım - the book thief

liesel, max, rudy, hans ve rosa.

ve ölüm.

(merhaba ölüm. iyi bir anlatıcısın, seni sevdim. ama tabii ki sadece bir anlatıcı olarak :p)

the book thief ilginç bir kitap. teması, konusu bakımından değil elbette, çünkü II. dünya savaşı dönemi almanyası ve holocaust hakkında halihazırda gazilyon tane eser olması lazım. ağır bir konu, önemli bir konu; fakat aynı zamanda klişeleşmiş ve hakkında yazılabilecek neredeyse her şey yazılmış bir konu. o dönemde yer alan yeterince iyi ve kötü eser okudum ve bir noktada savaşların tarihine ve tarihsel kurguya özel bir tutku duymayan biri olarak daha fazlasını okumaya ihtiyaç duymadığımı düşünüyorum. tabii ki gerçekten etkilendiğim eserlere denk geldim, örneğin maus muhteşem bir çizgi romandı (zaten bir klasik sayılıyor sanırım). fakat okumasam da olurdu dediğim bazı kitaplar da var, çizgili pijamalı çocuk gibi. onu çocukken okumayınca pek anlamı olmuyor sanırım.

öte yandan the book thief çok uzun süredir okuma listemdeydi. okuma listemdeki kitapları nafile bir çabayla azaltmaya çalışıyorum, o yüzden bir şekilde başladım.

değişik, çarpıcı ve keskin bir üslubu var. tabii bu anlatıcının kimliğiyle de alakalı: kitabı ölüm'ün ağzından dinliyorsunuz. bu hikayeyi okunmaya değer yapan şey bence bu. konu edilen dönemi yansıtmak için yaratıcı bir tercih olmasının yanı sıra ölümü bir karakter olarak düşünmek insanın ilgisini uyandıran bir şey.

başlarda üslubu azıcık cringey bulmadım desem yalan olur. sanırım bu tarzı çok fazla young adult kitabında taklit edilirken veya suyu çıkarılırken gördüm. hafif john green'imsi, edgy, dramatik, "bak şimdi önemli bir şey söylüyorum" havası. sonradan alışıyorsunuz, üslup da kitabın devamında abartısını kaybedip iyice oturuyor. ölüm'le daha bir haşır neşir olunca anlatım tarzı da pek batmamaya başlıyor sanırım :p

karakterleri samimi ve insani buldum, o nedenle kitapla duygusal bir bağ kurmakta pek zorlanmadım. çoğunun alman oluşu ve o dönemin toplumunu farklı yüzleriyle tanımak kitabı daha gerçekçi yapıyor, iyi-kötü ayrımı basit bir ikiliğe oturtulmamış. hem hitler'i destekleyen karakterler hem de o dönemin politik çevresinden kendini sıyırmak için elinden geleni yapan karakterler var. doğru tercihleri yapmaya çalışan karakterleri okurken politik baskıyı iliklerinize kadar hissediyorsunuz. bu da kitabın sevdiğim yanlarından biri oldu. kötülüğe o denli batmış bir ortamda doğru davranmanın neredeyse hiçbir yolu yok gibi, ama sürekli dolambaçlı tercihler yapmak ve bir şekilde hayatta kalmak zorundasınız. ama sonunda bu yaptıklarınıza değmiyor. çünkü savaş :( bir kere şiddet normal hayatın bir parçası haline gelince bundan kaçınmak mümkün değil.

sonuç olarak hoş bir kitaptı. goodreads'te dört yıldız verdim. konu ilginizi çekiyorsa bakmanızı öneririm.


1 Haziran 2020 Pazartesi

okuma notlarım - the gospel according to jesus christ - jose saramago

yıllar sonra ilk kez saramago okuyorum. bir zamanlar favori yazarımdı, canım saramago. ironisini, upuzun cümlelerini, başı sonu belli olmadan insanı sürükleyen akışını özlemişim. daha önce bir kez gospel according to jesus christ'a başlamaya yeltenmiş, fakat nedense ilk sayfalardan sonra devam edememiştim. bu kez öyle olmadı: başlangıçtaki tablo tasvirleri hızla beni içine çekti ve kendimi keyifli bir okuma akışının içinde buldum.

kitabın konusu adından da çok belli oluyor: isa'nın hayatının yeni bir anlatısı. elbette söz konusu saramago olunca din eleştirileri kitabın her yerine sinmiş durumda.

bu eleştirilerden beni en çok etkileyen, şiddetle ilgili kısımlar oldu. özellikle de hayvanlara olan şiddet ve kurbanın eleştirisi çok yoğun bir şekild yapılmış. lisede saraamago okuduğum günlerden beri fikirlerim, etik yargılarım çok değişmiş durumda, özellikle de hayvanlarla ilgili olarak. "türcülük" kavramıyla tanışageldiğimden beri ilk kez saramago okuyorum sanırım. o kısımları yeni bir gözle gördüm. kitabın beni en çok etkileyen yanı bu tür sonradan evrimleşmiş, günümüz insanının aklına hitap eden etik kuramları o dönemin bağlamına yerleştirmesi oldu. joseph'in "neden başkalarının çocuklarının ölmesine izin vermedim?" diye düştüğü ahlaki ikilem de bunun bir benzer.  elbette cinsiyete yönelik eleştiriler de mevcut, saramago sıklıkla ataerkil gelenekleri iğneliyor.

tüm bunların yanında adamın tatlılığını, naifliğini, iyimserliğini sayfaların ardından hissedebiliyorsunuz. en acayip konularda yazarken bile öyle. bu. yazarın en çok bu yanını seviyorum sanırım. insanlara inanıyor; en acayip, en vahşi hallere düştüklerinde bile inanıyor.

kitap hakkında söyleyebileceğim başka bir şey yok. en sevdiğim, en ufuk açıcı saramago kitaplarından biri olduğunu söyleyemem, ama akıcılık bakımından en iyileri arasındaydı.

22 Mart 2020 Pazar

ready player one


akıcı, ilgi çekici bir hikaye okumayı, alternatif bir dünyaya gömülmeyi, karakterlerle bağ kurabilmeyi çok özlemişim. uzun süredir (her ne kadar sevsem de) kurgu dışı okumalara o kadar boğulmuştum ki sadece iyi vakit geçirmek için bir şeyler okumanın nasıl bir şey olduğunu unutmuşum. sanırım bunun için coronavirüs’e teşekkür edebilirim. bir anlığına bütün hayatımın düzeni altüst olunca fabrika ayarlarıma dönmemi sağladı. doğal olarak ilk yaptığım şey roman okumaya sarılmak oldu.

ready player one iyi vakit geçirmek için güzel bir seçenek. kitabı goodreads’teki yorumlar üzerine okumaya karar verdim. enerji krizinin hüküm sürdüğü bir dünyada geçiyor, o yüzden hafiften distopik young adult romanlarını andıran bir havası var. öte yandan 80’lerde çocukluğunu/gençliğini yaşamış, o dönemin geek kültürüyle haşır neşir olmuş insanlara da hitap eden bir kitap, o yüzden daha olgun bir tonu olduğunu söyleyebilirim. kitabın her sayfasından o döneme dair farklı isimler fışkırıyor. bazı kısımlarda irrite olmaya çok yaklaştım, her an namedroppingin dozu kaçabilirmiş gibi geldi. benzer şekilde “dünya berbat ve anlamsız bir yer, hiçbir şeyin bir anlamı yok, biz evrende dolaşan bir toz zerresiyiz vs.” kısımlarında da cringe’in ve klişeliğin sınırlarına çok yaklaşıldığını hissettim. kitapta bu iki sorunu dengeleyen unsur, yazarın kendisini fazla ciddiye almıyor oluşu. başından sonuna kadar her şeyin kişisel bir hikayenin parçası olduğunu hissediyorsunuz. evrenin anlamsızlığıyla ilgili kısımlarda “bak burada önemli bir şey söylüyorum!!1!” tavrı yok. karakter, tişörtünün renginden bahsediyormuş gibi bunlar anlatıyor. elbette bu tür bir dünyanın kitaptaki sanal gerçeklik evrenini (OASIS’i) daha anlamlı kılmak için gerekli olduğunu görebiliyorsunuz ama o kadar. benzer şekilde nostalji ve namedropping yapılan kısımlarda da abartılı bir ton yoktu, o nedenle tanıdık gelmeyen çok fazla şeyin olduğu kısımlarda bile keyif alabildim.

dünyayla ilgili ek bilgilerin verildiği kısımlarda üslup daha iyi olabilirmiş. kitapta bunları doğrudan ana karakterin (wade’in) sesinden dinliyorsunuz. wade, oasis hakkında çok fazla şey bildiği için bunları anlatabiliyor olmasında sıkıntı yok, ama direkt okuyucuya yönelik bir anlatım stili olunca wade’in ve yazarın sesi birbirine karışıyor. açıkçası ben evrene dair detayları daha farklı şekillerde öğrenmeyi seviyorum. farklı medya türlerini (o evrene dair başka kitaplar, gazete haberleri vs.) kullanmak, olayların içine yedirmek gibi yöntemler daha bir gerçekçilik katıyor. kendimi bir hikayeye verdiğimde bunun bir anlatı olduğunun gizlenmesinden ve o dünyayı ciddiye alabilmekten hoşlanıyorum. bu konudaki favorim brad bird’ün incredibles’ın başında yaptığı şey: daha dünyayla tanışmadan karakterlerin röportaj kayıtlarının gösterilmesi. bence insanı anında hikayeye muhteşem bir taktik. fakat bu başka bir yazının konusu, o nedenle çok dağılmadan devam edeyim.

kitaptaki ana villain IOI adında, OASIS’i ele geçirmeye çalışan bir şirket. şirket-villain’ları hem gerçekçi hem korkutucu bulduğum için bundan çok hoşlandım. gerçek dünyayla ilgili göndermelerin bazıları (james halliday’in hikayesinin steve jobs’ınkine benzemesi gibi) biraz fazlaydı ama emek sorunlarıyla ilgili göndermeler çok hoşuma gitti. günümüzde pek çok oyun ve entertainment şirketinde çalışanlar ciddi anlamda sömürülüyor ve ilk başta insanların kendi hikayeleri, kendi haya güçleri ve arkadaşlık ilişkilerinden doğan bir kültür büyük oranda metalaştırılmış durumda. IOI’ın yerine disney gibi bir şirketi koyabilirsiniz. benim anladığım kadarıyla kitap pek çok açıdan bu kültürün ele geçirilmesine karşı bir tepkiyi ifade ediyor. bu yanı hoşuma gitti. gerçek dünya aynı sistem tarafından mahvedilmişken tek kaçış yolunun da tehlike altına girmesi bence bir roman için anlamlı bir başlangıç noktası en eleştirilen yanlarından biriymiş aynı zamanda. 

son olarak, kitabın final sahnesinde ağladım. ruh halim de buna müsaitti, kabul ediyorum. ama karakterler bana bir şekilde dokundu. özellikle wade’in aech’le arkadaşlığı ve art3mis’le ilişkisi. art3mis’le ilk kez yüz yüze geldiği an. ve halliday’in hayat hikayesi tabii. :’)


okumanızı öneririm. madem pandemi dönemindeyiz, sağlıklı günler diliyorum! :P

22 Şubat 2020 Cumartesi

little women (2019)



little women'ın yeni uyarlaması aslında aylar önce çıktı, ama türkiye'de vizyona girme tarihini 14 şubat'a denk getirdikleri için yeni izleyebildim. (not: yazıyı 22'sinde yayınlıyorum ama filmi 14 şubat'ta izledim). güzel bir sevgililer günü etkinliği olmakla birlikte sinemaların her seferinde en sevdiğim filmlerin tarihini değiştirmesinden bıkmış durumdayım. animasyon filmlerinde aynı şeyi yapmalarına çok alıştım çünkü her seferinde çocukların tatiline ya da karne zamanına denk getirmeye çalışıyorlar. ne var ki bir yetişkin filminde bunu yaşamayı beklemiyordum. üstelik gitmeyi planladığımız ilk sinema salonunda gösterime bile girmemişti film, sanırım çok az yerde gösteriliyor. ne diyeyim, çok üzücü bir durum.

sinema tamamen kadın izleyicilerle doluydu, bazı sahnelerdeki tepkilerden anladığım kadarıyla çoğu kitabı okuyarak gelmiş insanlar. daha "maskülen" film türlerini seven kadınlar varken bu tür daha feminen eserlerin erkekler tarafından izlenmemesi çok üzücü bir şey. adı "little women" olunca denemeyi bile düşünmüyorlar sanırım. cinsiyet rolleri :( ama tabii ki çok keyifli bir seyir oldu benim için. filmin başlarında biraz şaşırdım, çünkü senarist lineer bir yol izlemek yerine hikayeyi flashbackler halinde anlatmayı seçmiş. sahneler kitaptakinden daha farklı bir sırayla ilerliyor. 94 uyarlamasını defalarca izlediğim için sahnelerin o filmdeki gibi ilerlemesini bekliyordum, bu nedenle alışmam birazcık zaman aldı. fakat senaryo işini iyi bir şekilde kotardıklarını söyleyebilirim. hem çok bilinen bir kitap uyarlaması olduğu için filme ferah bir hava katmış, hem de hikayeye sadece little women'daki hikayenin değil louisa may alcott'un kendi hikayesinin de yedirilmesini sağlamış. spoiler vermek istemiyorum ama bu sayede filmin sonu da daha yenilikçi bir şekilde bitiyor. kadın protagonistin sadece aşkı ve evliliği üzerinden tanımlandığı hikayenin dışına çıkılıyor, hatta ucu biraz açık bırakılıyor diyebilirim.

filmden çok memnun kaldım. bir uyarlama olarak hem karakterlerin ruhunu korumayı başarmış hem de modern izleyiciye hitap edebilmiş. senaryoda uygulanan teknik kitabı okumamış izleyiciler için biraz yabancılaştırıcı olabilir, ama aynı zamanda kitabı okusa sevmeyecek insanlar tarafından da sevilebilecek bir film ortaya çıkardığını düşünüyorum. her ne kadar jo'nun ana karakter olduğu çok belli olsa da karakterlerin her birine ayrı bir önem gösterilmiş. özellikle de beth'in karakter gelişimine yeterince vakit ayırdılar mı diye dikkat ettim ve bunun başarıldığını gördüm. oyuncular harikaydı. timothee chalamet'ye call me by your name'i izlediğimden beri özel bir hayranlığım var zaten, laurie rolünde de harikaydı (özellikle önceki filmdeki christian bale'in laurie'siyle karşılaştırılınca). bu filmde ilk kez izlediğim saoirse ronan'a da bayıldım. en ilginci de emma watson'ın meg rolünde olması. itiraf etmeliyim ki beauty and the beast'ten sonra emma watson'a hafiften gıcık olmaya başlamıştım sürekli kendi kişiliğinin varyasyonlarını oynadığını düşündüğüm için. onu meg rolünde izlemek bu algıyı kırmamı sağladı. güzel bir iş başarmış. beth'le ilgili kısımlarda tabii ki biraz ağladım, ama salondan çok mutlu bir şekilde çıktım. iyi bir film izlemek harika bir  duygu, ama iyi bir uyarlamanın bunun da ötesine geçen bir keyfi var. ileride geleneksel bir kış filmi olarak tekrar izlemeyi planlıyorum :) umarım fırsat olur da sevdiğim kitapların güzel uyarlamalarıyla daha sık karşılaşabilirim.

5 Aralık 2019 Perşembe

Ha-Joon Chang - Kapitalizm Hakkında Size Söylenmeyen 23 Şey






Hadi ekonomi konuşalım.

Bu cümleden sonra gelebilecek cümlelerin %90'ı inanılmaz sıkıcı - ama neyse ki bu kitap öyle değil. Bu kitap sadece anlamanız için yazılmış. Net, akıcı ve kolayca okunabiliyor. Koreli bir Cambridge profesörünün gözünden neoliberalizmin problemleriyle yüzleşiyorsunuz. Chang, sakin bir ana akım ekonomistler ve çağdaş kurumlar tarafından gözümüze sokulan bazı "gerçekler"i sorguluyor: Serbest piyasa ekonomisi gerçekten "serbest" mi? Güçlü regülasyonlar ekonomi için her zaman zararlı mı? Eşitsizlikler haklı bir temele bir temele mi dayanıyor? Tüm bu temel sorular 23 maddeye indirgenmiş. Her maddede Chang önce bize gösterilen açıklamayı özetliyor, sonrasında buna olan eleştirisi sunuyor.

Hoş bir kitap. Açıkçası okumaya niyetim yoktu, kütüphanede rastgele denk geldim. Geçen yıl ekonomiye giriş dersini alırken hocamız bu kitabı önermişti ve hafif bir şeyler okuma modumdaydım, o nedenle bakmak istedim. Geçmişte aldığım dersler nedeniyle kitaptaki içeriğin çoğuna hakimdim diyebilirim, sadece terimler benim öğrendiğim perspektiften biraz daha farklıydı. Klasik bir ekonomi eğitimiyle yetişmiş, o düşünce şeklini iyi tanıyan birinde bu maddeleri net bir şekilde okumak bazı açılardan zihninizi toparlamakta yardımcı olabilir. Konuya yeni girecek insanlar için kesinlikle harika bir kitap, temel seviyedeki kavramlara kolayca hakim olmanızı sağlayabilir. Ayrıca İngilizce orijinalinin kapağını pek tatlı buldum. Türkçe baskının kapağı da tasarım olarak aynı, yalnızca devekuşu çizimi biraz değişmiş (bence daha çirkin olmuş :P).

Bu minik yazıyla da blogun yeni dönemini açmış olalım. Bakalım 2020 nasıl bir yıl olacak burası için   :D

22 Temmuz 2017 Cumartesi

Gaiman'ı Okumak - I. Kısım

     Birkaç gün önce, en azından 5 yıldır yapmayı planladığım, hep aklımın bir köşesinde yer etmiş bir şeyi -sonunda!- başarabildim: Sandman'e başladım! Hatta iki cildini (Preludes and Nocturnes ve The Doll's House) bitirdim bile. Bugün ikinci cildi bitirdikten sonra kendimi "neden bununla bir şeyler yazmıyorum?" diye düşünürken buldum ve bir blogum olduğunu hatırlayıverdim. Şunu da belirteyim, bu yazı yalnızca Sandman hakkında değil, okuduğum tüm Gaiman eserleri ve benim kişisel Gaiman "serüvenim" hakkında olacak. Sonrasında da Gaiman okumaya yeni başlayacak insanlar için rehberimsi bir şey ya da hiç değilse bir okuma sırası hazırlamaya çalışacağım. Okumadığım Gaiman kitapları, yani Anansi Boys, Fragile Things, Fortunately the Milk, Trigger Warning ve Sandman dışındaki Gaiman çizgi romanları bu listeye dahil olmayacak. Ayrıca Sandman'in ilk ikisi dışındaki ciltlerini (hepsini okuyamadığım için) bu listeye dahil etmeyeceğim.

     SPOILER İÇEREBİLİR. Yazıyı elimden geldiğince spoilerlardan uzak tutmaya çalışacağım, fakat benim spoiler ölçütüm sizinkiyle aynı olmayabilir.

     İyi okumalar!

***
     Neil Gaiman okumaya başladığımda, yanlış hatırlamıyorsam 10 yaşındaydım. Doğal olarak, okuduğum kitap da bir "çocuk kitabıydı", hatta sevgili yazarımızın en ünlü çocuk kitabı olduğunu söyleyebiliriz. Bilinçli Gaiman okurları dışında da bilindiğine inandığım, ayrıca bir animasyon filmi de yapılmış olan bir kitap bu: Coraline, ya da hiç hoşlanmadığım Türkçe çeviri başlığıyla "Koralin ve Gizli Dünya." (cidden, bu ülkedeki çeviri kitap başlığına açıklama ekleme alışkanlığı ne zaman bitecek merak ediyorum.)

     Bu kitabın masum görünüşüne, film kapaklı baskısına, çocuk kitabı kategorisinde sayılmasına falan kanmayın sakın. Coraline karanlık bir kitap, hatta şimdiye dek okuduklarım arasında bile en karanlık Gaiman kitabı olduğunu söyleyebilirim. Tabii bu durum, karanlık tabirinden ne anladığınıza göre de değişir. Çocuklar için yazıldığından dolayı kitaptaki kan, vahşet, ölüm oranı yazarın yetişkinler için yazdığı kitaplara kıyasla oldukça az; fakat bu kitap pek çok insanın içinde bulunan belirsiz, gizli kalmış bir noktaya dokunuyor: "Şeytanla anlaşma yapmak" pahasına aileni, hayatını değiştirme arzusu. Böyle söyleyince binlerce kez işlenmiş, oldukça klişe bir konu gibi geliyor kulağa; fakat Gaiman bu konuyu muazzam bir şekilde işliyor. Bu konunun klişe olabilecek başka şeylerle de bir araya geldiğini görüyoruz: çocuk kitaplarında sık görülen yeni bir yere taşınma meselesi, "perili ev", başka bir dünyaya açılan bir kapının keşfi, konuşan hayvanlar... Tüm bunları süsleyen, bazısı absürt ve ilgi çekici, bazısı korkutucu, bazısı etkileyici karakterler var kitapta. Ne var ki tüm bunlar, tek ve geniş bir çatışmanın içinde kaynaşıyorlar: Sıkıcı ve eğlencelinin, bilinen ve bilinmeyenin, güvenli ve tehlikelinin çatışması. Yetişkinler tarafından konulan kuralları, tehlikeyi göze alarak terk etmek ve daha zevkli olanı tercih etmek. Bir neviyle brokoliyle çikolatanın çatışması diyebiliriz. Gerçi çikolata bu durumda biraz masum bir seçenek gibi görünüyor. Çikolatanın zehirli olduğunu ve Coraline'in gözüne düğmeler dikmeye kalkıştığını söylersek tehlikenin boyutu daha iyi anlaşılacaktır.

     Bir şeyi itiraf edeyim: Hala Coraline'i okumaktan birazcık korkuyorum. Son okumamın üzerinden bayağı zaman geçti, ama şimdi okusam büyük ihtimalle yine aynı etkiyi gösterir. Evde tüm ışıkları açmak zorunda kalırım, gece uyuyamam filan. Filmi de aynı etkiyi yaratıyor, hatta bazı açılardan daha korkunç olmayı başarıyor. Bu arada, oldukça iyi bir film olduğunu da belirteyim. Bir uyarlama olarak da, animasyon filmi olarak da harika. Bu tarz şeylere dayanamayan çocuklara izletmenizi önermem, ama bence yetişkinler için stop motion filmler kategorisinde izlenmesi gerekenler listesinde bulunmalı.

    Genel olarak baktığımda Coraline'in her açıdan öne çıkan, kaliteli bir eser olduğunu düşünüyorum. Okuduğum ilk Neil Gaiman kitabı olmasından da memnunum. O yaştaki bir çocuğun Gaiman'ın tarzını sevmesini sağlayacak, güzel bir başlangıç kitabı. Benim o yaştaki halimden daha az hassas çocuklar için (ki çoğu öyledir diye düşünüyorum) korkunçluğu da sorun olmayacaktır. Buraya, kitabın ruhuna en uygun bulduğum kapak resmini de koyarak yazımın Coraline kısmını bitireyim o halde:

Sanat açısından en beğendiğim Coraline kapağı olmasa da bulabildiğim en "korkunç" kapak buydu.
***

     Coraline'i bitirdikten sonra uzun süre başka bir Gaiman kitabı okumadım. O dönemde fantastik edebiyattan anladığım şey, yoğun bir şekilde worldbuilding içeren, apayrı ve kendi içindeki tüm detayları düşünülmüş bir dünyada geçen, seri halinde kitaplardı. Belki okuyup da sevebileceğim tek kitabı The Graveyard Book'tu o zamanlar. Adamın yazdığı diğer kitaplar hakkında da çok az bilgim vardı, sadece Sandman'in adını duymuştum ve okuduğum kadarıyla konusu, özellikle de Dream karakteri çok ilgimi çekmişti. O dönemde çizgi romanlarla da pek alakam yoktu ve seriyi edinmek için hiçbir zaman ciddi bir çaba göstermedim. Yine de daha sonra Gaiman'ı okumam gerektiği fikrinin aklıma yerleşmesi Sandman sayesinde oldu -her ne kadar Sandman'i ancak yıllar sonra okuyabilsem de.

     Tamamen başka şeylere odaklanmışken ve Gaiman okuma fikri hiç aklımda yokken lisede, ilk sınıfımda, serinin tamamını okumuş bir çocukla karşılaştım. O sırada içinde bulunduğum ortamda bu oldukça etkileyici bir özellikti. Lisenin öncesinde, tanışacağım insanlara dair büyük beklentilerim vardı ve sonrasında pek çok açıdan tam anlamıyla hayal kırıklığına uğradım. Sınıfımın neredeyse tamamından nefret ediyordum. Hiç kimseye, kendim de dahil olmak üzere, katlanamıyordum. Sınıfımdaki Sandman okumuş çocuk (kısaca SSOÇ diyelim) okulda saygı duyduğum az sayıdaki insanlardan biriydi ve bayağı kültürlüydü. SSOÇ'la pek arkadaş olamasak da bir gün Sandman'in benim de ilgimi çektiğini ve okumayı istediğimi söyledim, o da bir teneffüs boyunca bana Sandman hakkındaki sevdiği şeyleri, mitolojik yanını, farklı sanatçıların karakterleri çizim tarzını falan anlattı. Hatta biraz Stardust'tan falan da bahsetti. Daha sonra, çok kısa bir zaman içinde SSOÇ da ben de okul değiştirdik, o yüzden hala Gaiman'ı seviyor mudur bilmiyorum. Söylemeden edemeyeceğim, tam "aaa ortak noktalarımın olduğu bir insanla tanıştım!" derken asla arkadaş olamamak çok kötü bir şey, özellikle de yalnız ve mutsuz bir ergenseniz. Gerçi yalnız ve mutsuz bir ergen olmak başlı başına kötü bir şey. (Ahh lise yılları. Şimdi gidip biraz My Chemical Romance dinleyeceğim sanırım :P)

     Devam edelim. SSOÇ sağ olsun, bir gün yakın bir arkadaşımla konuşurken ona Gaiman okumak istediğimden bahsettim ve o da SSOÇ'la bir teneffüslük sohbetimden yaklaşık bir yıl sonra, doğumgünümde bana Interworld'ü (ya da Türkçe başlığıyla Ara Dünya'yı) yolladı. 

     Hediye kitapları değerlendirirken zorlanıyorum. Kitabın menfi yönlerinden bahsettikçe o kadar zahmet edip de hediye almış kişiye hakaret ediyormuşum gibi geliyor. Hele de alan kişi yakın arkadaşımsa. Ama şimdi madem biz bizeyiz, itiraf etmem gerek: Arkadaşımın bana doğum günü hediyesi yollaması ne kadar harika bir davranışsa da kitap... birazcık talihsiz bir seçimdi. Öncelikli olarak, bir bilim kurgu kitabıydı ki bilim kurguyla aram çoğu zaman iyi değildir. İkincil olarak Gaiman standartlarına göre cidden kötü bir kitaptı.

     Önce şuraya havalı bir kapak resmi koyayım:



     Kapakta neden Yunan büstüne benzer bir şey bulunduğuna dair hiçbir fikrim yok. Açıkçası, kitap hakkında hatırladıklarım şunlardan ibaret: Paralel evrenler. Aynı çocuğun zilyon tane ayrı evrenden çıkmış, ismi biraz değişik versiyonları. Yürümekle ilgili süper gücümsü bir şey. Bir de - ımm, uzay gemisi? Bunu söylerken hiç de kendimden emin hissetmiyorum, ama şimdi dönüp bakınca uzay gemisiyle ilgili bir şey mutlaka olmalıymış gibi geliyor. 

     Bu kitap hakkında söyleyebileceğim çok az şey var. Konu bakımından yaratıcı olduğunu, orijinalliğini takdir ettiğimi hatırlıyorum. Kolay okunur bir kitap olduğunu, sıkmadığını söyleyebilirim. Sonradan öğrendiğim kadarıyla İthaki çevirisinde beğenilmeyen çok nokta varmış. Ben okurken pek fark etmemiştim, ama eğer okuyacağım diyorsanız orijinal versiyonunu tercih etmenizi öneririm. Çok bayılmadığım bir kitapsa da okurken ıstırap çekmedim, o yüzden bilim kurgu seviyorsanız bir denemenizden zarar çıkmaz herhalde.

***

     Gaiman'ı ilk kez yetişkin aklıyla, bilinçli bir şekilde okuyuşum Stardust sayesinde oldu. Nasıl bir kitap olduğunu belirtmek için şu alıntı yeter sanırım:

"A philosopher once asked, "Are we human because we gaze at the stars, or do we gaze at the because we are human?" Pointless, really... "Do the stars gaze back?" Now, that's a question."

     Bu alıntıyı çok seviyorum. Tüm Gaiman kitaplarındaki en sevdiğim kısımlardan biri olabilir. Benim için, bir bakıma fantastik edebiyatın ne olduğunu özetliyor sayılır: var olduğumuz dünyanın sıkıcı kalıplarından kurtulabilmek, saf yaratıcılık ve hayal gücü. Kafamızdaki sınırların yok oluşu.

     Daha önce Gaiman okumuş birine, "Bu yazarın kitaplarını okumaya nereden başlamalıyım?" diye sormanız durumunda alacağınız cevap büyük ihtimalle Yıldız Tozu olur. Katılıyor muyum bilmiyorum, Yıldız Tozu'nu sevmiş olmama rağmen daha çok sevdiğim Gaiman kitapları var. Ne var ki bu tercihin arkasındaki mantığı anlayabiliyorum. Daha önce fantastik edebiyatı severek okumuş bir insan için Yıldız Tozu, fantezinin beslendiği klasik kaynaklarla Gaiman'ın kendine özgü stilinin mükemmel bir bileşimi olacaktır. Okurken tanıdık bulacağınız, rahat hisstmenizi sağlayacak bir sürü motif var: verilen bir söz uğruna önemli bir yolculuğa çıkan bir kahraman, cadılar, sihir, bir panayır, her yerden fışkırıp duran sihir... Fakat Stardust'ı özel kılan şey, Neil Gaiman'ın kitabına yansıttığı saf yaratıcılık. Buna peri masallarının matraklığını yansıtan türden bir yaratıcılık diyebiliriz. Eski bir Üstelik bu güzel özellik İngiliz kasabasında yaşayan karakterin sıkıcı hayatıyla hiç göze batmadan birleştirilmiş. Kitap boyunca her yerlerden beklenmedik bir şeyler çıkabileceği hissiyle ilerliyorsunuz, öyle de oluyor zaten. Mantığa uygunluk, sıradanlık bir anda norm dışı şeylere dönüşüyor, tıpkı üstte verdiğim alıntı gibi. Bu açıdan bakıldığında bir peri masalının verdiği hissiyata oldukça yaklaşıldığını söyleyebilirim. Sonuçta Stardust, herkesin bahsettiği şekilde "yetişkinler için bir peri masalı."

     Kitabı okuyalı iki yıl olmuş. Okuma deneyimime dair hatırladığım en önemli şey, bu bahsettiğim peri masalı atmosferi. Yıldızın, yani Yvaine'in ilgi çekici, sivri köşeleri olan bir karakter olduğunu hatırlıyorum. Ana karakter ise aklımda oldukça silik bir şekilde kalmış. Kitabın başlarındaki kasaba kısımlarında biraz büyülü gerçekçilik havası olduğunu anımsıyorum. Kitaba dair en net hatıram ise UÇAN GEMİ. Basbayağı kürekleriyle, tayfasıyla falan uçan, alta bakınca bulutları gördükleri bir gemi vardı. Böyle söyleyince kulağa o kadar da özel bir şeymiş gibi gelmiyor, ama okurken çoooook hoşlanmıştım bu fikirden. Hayatımın geri kalanını öyle bir gemide geçirmeyi çok isterdim.

     Stardust, başlangıcından sonuna kadar okumaya değer, ilgi çekici bir kitap. Bunları yazarken kitabı hatırladıkça yeniden okuma isteğim canlandı bile. Kitaptan uyarlama bir film de var aynı zamanda, fakat izlemeyi denediğimde pek de beğenmemiştim. Hikayenin değiştirilmiş, Hollywood usulü cilalanmış bir versiyonu gibiydi ve karakterlerin hiçbiri zihnimde canlandırdıklarıma benzemiyordu. Bu nedenle izlemenizi önermem. 

     Yazımın Stardust kısmını tamamlamadan önce ufak bir uyarıda bulunmak isterim: Stardust'ın bir peri masalı olmasına aldanmayın. Çoğu Gaiman kitabı gibi, bu kitabın da karanlık yanları var. Sonuçta boşuna "yetişkinler için" demiyorlar.

Bu da kapak resmi

***

     Yazımın bu ilk kısmının bitişini, kalbimde özel bir yer tutan bir kitapla yapmak istiyorum: The Ocean at the End of the Lane.

     Bu kitap, Coraline ve The Graveyard Book ile birlikte en sevdiğim Gaiman kitapları arasında yer alıyor. Üçüne de baktığımda, kurgularının arkasında anlatılan şeylerde bir benzerlik görüyorum. Üçü de çocuk karakterlerin gözünden anlatılıyor, ki Gaiman'ın çok iyi becerdiği bir şey bu. Üçü de içinde melankolik bir taraf barındırıyor. Üçünde de büyümeye dair, biraz acı çekerek öğrenilmiş bir şeyler var.

     Kitaplar arasında "çocuk kitabı" ya da "yetişkin kitabı" gibi yaş grubuna dayalı ayrımlar yapmaktan hoşlanmıyorum. Buna rağmen, eğer alışıldık ölçütlerle sınıflandıracak olursam, The Ocean at the End of the Lane (phew, ne kadar uzun bir ismi varmış!) yetişkin kategorisinde kalıyor. Hatta bu kitabın yetişkinliğe erişmeden tam olarak anlaşılamayacağına inanıyorum. Büyümek, çocukluğun geride kalışı üzerine çok fazla şey barındırıyor. Belki de bu yüzden herkesin kalbine dokunabilecek bir kitap bu.

     Çocukluk ve yetişkinlik arasındaki farklar üzerine kitapta yazanlardan biri bu:

"I do not miss childhood, but I miss the way I took pleasure in small things, even as greater things crumbled. I could not control the world I was in, could not walk away from things or people or moments that hurt, but I took joy in the things that made me happy."

     Bu kısım, kitaptaki en sevdiğim kısımlardan biri ve benim için en büyük kişisel değeri taşıyanlardan. Gün geçtikçe burada anlatılan şeyi daha iyi anlıyorum. Küçükken, hayatımın geçtiği çerçeve şimdikine kıyasla çok daha sorunluydu. Asla kontrol edemeyeceğim, nasıl kaçacağımı bilmediğim, hatta kötü olduğunun farkına bile varmadığım kötü şeyler vardı hayatımda. Aile, okul,  arkadaşlar... Hiçbirisinden tam anlamıyla memnun olduğumu hatırlamıyorum. İşin kötüsü, sorunlarımdan asla kaçamıyordum. Bir şeyleri tek başıma değiştirebilmem hiçbir zaman mümkün değildi. Çocukluğunun bir noktasında yetişkinliğin özgürlüğüne kavuşmak için can atarak beklemiş her insan eminim ki anlar bu duyguyu. Bir iki yıldır, kendimi tam anlamıyla yetişkin olabilmişim gibi hissediyorum. Kendi paramı kazanıyorum. Kendi tercihlerimi yapıyorum. Yetişkin olmanın en güzel yanı, kendi hayatının sorunlarını tercih edebilmek. Başkalarının sorunlarına mecbur değilsin, hiç değilse iki seçeneğin oluyor her zaman. Daha başlangıcında olmama rağmen her gün kendimi bu özgürlük için minnettar hissediyorum. Ancak bu özgürlüğe kavuşmamı sağlayan şey, yani hayatımın sorumluluğunun bana ait olması, hayattan aldığım zevki azaltıyor. Her şey bir perdenin arkasına saklanıyor sanki. Eski canlılığını, eski gücünü kaybediyor. Yavaş yavaş soluyor.

     Bu konu üzerine, yani büyümenin hayattaki zevki yok etmesi üzerine çok düşündüm. Hep aklıma bir South Park bölümünü geliyor bu konuyla ilgili olarak: Stan'in cynical birine dönüşüp her şeyi bok olarak görmeye başladığı bölüm. Neyse, bu bağlantıyı niye kurdum bilmiyorum, pek gerek de yoktu aslında. (İzlemek isterseniz, 15. sezonun 7. bölümü.)

     Belki de mesele yalnızca çocukken yetişkinlerin seçtiği sorunlarla fazla boğuşmuş olanlar için bir sorun haline geliyordur. Belki de bununla uğraşmamış olanlar için yetişkinlik, minnettarlık hissettiren bir durum falan değildir. Sadece çocuklukta alınan zevkin bitmesiyle oluşan bir boşluk vardır hayatlarında, hepsi bu.

     Fazla kişiselleştim sanırım. Bu kitabı, kendi duygularımla bağlantı kurmadan okuyabilmek mümkün değil benim için. Sanırım bu sebepten dolayı çok seviyorum. Belirtmek isterim ki, benim gözümde Gaiman'ı kıymetli bir yazar yapan şey, bu tür konuları incelikle işleyebilme yeteneği. Stardust'ı her ne kadar sevsem de benim için yalnızca güzel bir kitap konumundaydı, o kadar. Gaiman'a duyduğum hayranlığı başlatan kitap ise The Ocean at the End of the Lane oldu. Hala Gaiman'ın diğer yetişkin kitaplarında takındığı tarzda beğenmediğim pek çok yan var. Örneğin fantezi unsurlarındaki tutarsız yan beni rahatsız ediyor. Harry Potter'la büyümüş bir insan olarak, normal-dışı dünyanın tutarlı bir şekilde sistemleştirildiği eserleri daha bir seviyorum, dünyalarını kendime daha yakın buluyorum. Öteki bir sorun da Gaiman'ın hikayenin kendisini oluşturan kısımlar dışında karakterlere ve kurduğu dünyaya dair çok az bilgi vermesi. Onun kitaplarında kurgunun sağlam bir temele oturacağından, sonunda tatmin olacağınızdan emin olabiliyorsunuz; fakat her seferinde daha fazlasını isterken bırakıyor sizi. Belki de bu nedenle Gaiman'ın kitaplarını okurken "kitap okuyorum" duygusundan kurtulamıyorum. Tabii Coraline, The Ocean at the End of the Lane ve The Graveyard Book'u bunun dışında tuttuğumu belirtmek isterim. Bunların üçü de güçlü kitaplar, üstelik hepsinin anlattığı meseleler dış dünyadan çok insanın içindeki dünyaya, kişisel hikayesine dair olduğu için detaylandırılmış bir dış dünyanın yokluğunu hissetmiyorsunuz.

     Bu kitaba dair paylaşmak istediğim bir alıntı daha var:

"Oh, monsters are scared," said Lettie. "That's why they're monsters."

     Kulağa güzel gelen bir alıntı. Üzerinde düşünmek için çok fırsatım oldu ve fark ettim ki burada kastedilen şeye hiçbir şekilde katılmıyorum. (hahaha bunu beklemiyordunuz dimi :D)  Bence bir şey yüzünden canavara dönüşmekle sebepsiz yere canavar olmak arasında büyük bir fark var ve bir canavarı gerçek bir canavar yapan şey, ikincisi. Tabii bunu alıntıyı fantastik bağlamdan çıkararak konuşuyorum. Ufak bir cümleyi bu kadar ciddiye almam abes tabii, ama canavar olmayı bir sebebe bağlayarak bunu doğru ya da empati kurulabilir bir şeye dönüştürmek bana yanlış geliyor. Aklıma Melez Prens'te Dumbledore'un Harry'ye Voldemort'a üzülüyor olabilir misin diye sorması geliyor. Ne kadar korkarsa korksun, herkesin canavar olmamak için bir seçeneği vardır. Zaten cesaret de korkuya rağmen doğru seçeneği tercih etmek değil mi?

     Ufak bir alıntıya fazla kafa yordum sanırım. Kitapta da bir canavar var, ama bu alıntıyla bir alakası var mıydı hatırlamıyorum. Feci şekilde korkunç olduğunu hatırlıyorum ama.

     Bu kitabın da bir kapak resmini koyarak yazımın 1. kısmını bitirmek istiyorum:



     Hepinize iyi okumalar!

20 Ocak 2017 Cuma

Anna Karenina

     Merhaba!

     Çoook uzun süre önce yapmam gereken bir şeyi yaptım: Anna Karenina'yı okudum!

     Açıkçası kitabı tamamen bitirmeme rağmen içimde hala bir suçluluk duygusu var çünkü benim okuduğum versiyonun sonunda Nabokov'un son sözü ve inceleme tarzı bir şey vardı ve o kısımları okumadım daha. Kindle'ımda hala %97 bitirilmiş gibi duruyor sanırım bu yüzden. Açıkçası dün kitabı bitirdiğimde beynim yahniye dönmüştü, o yüzden son söz kısmını okumaya çok üşendim.

     Bu arada belirteyim, beynimin yahniye dönmesinin sebebi kitabın sıkıcı olması değildi. Anna Karenina gerçekten devasa bir kitap ama klasik kitapların geneliyle karşılaştırınca fazlasıyla akıcı ve ilgi çekici kalıyor. Bu açıdan benim edebiyat görüşüme çok uyduğunu söyleyebilirim: bir kitabı mükemmel yapan şeyin aynı anda hem eleştirmenler hem de işin uzmanı olmayan okurlar tarafından beğenilmesi olduğunu düşünüyorum. Derinlik ve anlaşılırlık beraber olduğunda ortaya harika bir iş çıkıyor. Anna Karenina da bu kitaplardan biri işte, belki de en büyük Rus romanı -hatta kimi zaman dünyanın en büyük romanı- olarak anılmasının nedeni budur. İçinde her açıdan derinlik barındırıyor: karakterlerin psikolojisi, kurgu, sosyal ilişkiler, toplumun duruma yönelik eleştiri, felsefe, duygusallık, trajedi... Ayrıca içinde Rus romanlarının genelinde bulunan her şeyi barındırdığını da eklemeliyim. Geçenlerde Facebook'ta Rus edebiyatını çok güzel anlatan bir şey buldum, buraya eklemeden geçemeyeceğim.


     
     Sanırım buradakilerin bir veya ikisi dışında hepsi Anna Karenina'da var.

     Küçükken Rus edebiyatına karşı çözemediğim bir soğukluğum vardı, sanırım gerekli bilgi birikimine ulaşmadan önce Karamazov Kardeşler'in önüme sürülmesiyle yaşadığım iç sıkılmasının bir etkisi. Karakter isimlerinden bile korkunç şekilde sıkılırdım. Sanırım o dönem okumayı başarabildiğim tek Rus romanı Ana'ydı, başka istekle okuduğum bir tanesini hatırlamıyorum çünkü. Ama dört beş yıldır kitaplarla ilgili zevklerim daha rafine bir hale geldi ve ek olarak, Rus kültürüne ve Rus tarihine ciddi bir ilgi duymaya başladım. Yakın dönemde okuduğum ilk Rus yazar Çehov oldu -öykülerine de oyunlarına da bayılırım- ve kader beni ister istemez Anna Karenina'ya getirdi.

     Açıkçası Rus edebiyatının niçin herkes tarafından övüldüğünü şimdi anlayabiliyorum. Anna Karenina muazzam bir kitap. Enerjik, güçlü bir kadın olsa da toplumla uyum sağlayamadığı için kendi trajedisinden kaçamayan Anna'yı görüyoruz kitapta, ve onun Vronski'yle olan ilişkisini... ama kitap bundan çok daha fazlası! Rusya'nın o dönemki taşra hayatından, köylülerin durumundan, ucu zamanla komünizme kadar ulaşmış düşüncelerden, bürokratların hayatından, yozlaşmışlıktan da izler bulmak mümkün bu kitapta. Kitabın sonunda Panslavizm akımını, milliyetçilik akımının güçlen     Elbettişini de görüyoru. Öte yandan insan ilişkileri, aile içindeki ilişkiler müthiş nüanslarla işlenmiş. Zaten dünyanın belki de en ünlü cümlelerinden biri bu kitapta geçiyor: "Mutlu aileler birbirine benzerler, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır." Kitap, ilk cümlede geçen bu mutsuz aileleri de anlatıyor etraflıca. Eserin en takdir edilesi yanlarından biri toplumsal olayların içine insan ilişkilerini ve psikolojisini bu kadar iyi yedirebilmesi, tıpkı aynı anda eleştirmen ve okur beğenisini bir araya toplaması gibi.

     İtiraf etmeliyim ki şu an Anna Karenina'yı överken biraz tuhaf hissediyorum çünkü böylesine büyük ve daha önce değeri bilinmiş bir eseri övmenin bana düşmesi biraz tuhaf oluyor. Sadece, sıradan bir okur olarak, bu kitabı okuduğum için gerçekten mutlu olduğumu söyleyebilirim. Ayrıca filmini de izledim, Keira Knightley'nin de oynadığı 2012 versiyonunu. Daha eski bir versiyonu var mı bilmiyorum ama vardır kesin. Joe Wright tarafından yönetilmiş, afişi de şöyle bir şey:




     Elbette devasa bir edebi eseri sinemaya uyarlamak kolay değil, fakat bu dezavantaja rağmen film benim izlediğim en iyi kitap uyarlamalarından bir tanesiydi -tabii film kültürümün çok iyi olmadığını da belirteyim. Sahne geçişlerine, dekora, kıyafetlere, oyuncuların büyük kısmına bayıldım. Hayalimdeki karakter tasvirine en yakın şekilde yansıtılanlar Stepan Arkadyeviç (Stiva), Anna'nın kocası ve Levin oldu. Öte yandan Vronski benim düşündüğümden çok daha yakışıklıydı. Keira Knightley ise kitapta "dolgun" olarak tasvir edilen Anna'ya kıyasla daha ince kaldı benim gözümde, ama yüzünü ve saçlarını Anna karakterine yakıştırdığımı belirtmeliyim.

     Ha bir de, filmde Cara Delevingne'i görünce çok şaşırdım. O kızın o kadar modern bir görünüşü var ki daha uygunsuz bir oyuncu seçebilirler miydi bilmiyorum. Neyse ki ufak bi roldü.

     OMFG şimdi filmin oyuncu listesine bakayım derken fark ettim ki Stepan Arkadyeviç'i oynayan adam bizim Mr. Darcy???!!?!?!?! WTF.

     Afallamış durumdayım. Demek ki rol yeteneği dedikleri şey bu.

     Her neyse, sonuç olarak Anna Karenina'yı okumanızı öneririm. Bunu benim dememe ihtiyacınız yoktu tabii ama boş verin işte.

12 Ocak 2017 Perşembe

A. S. Byatt - Ragnarök: Tanrıların Alacakaranlığı


     İlk gerçek kitap incelemesi yazımla karşınızdayım!

     Kitabın orijinal adı Ragnarök: The End of the Gods, daha önce Booker ödülünü de kazanan A. S. Byatt tarafından yazılmış. Daha önce Byatt'ın Oyun adlı bir kitabını okumuş ve pek beğenmemiştim. Dili bana soğuk ve birazcık da zorlama gelmişti açıkçası, akademik dilin bir romana uygulanmış hali gibiydi. Aldığı övgü ve ödüllere rağmen bir daha Byatt okumayı da düşünmemiştim Oyun'u (orijinali The Game) bitirdiğimde. Yine de Ragnarök'e bir şans vermeye karar verdim, çünkü bu kitabın yapısı klasik bir romandan daha farklı. İskandinav mitolojisi, II. Dünya Savaşı döneminde İngiltere'nin taşrasında yaşayan bir kız çocuğun, kitapta bahsedilen şekliyle "çelimsiz çocuğun" hayal gücü yoluyla anlatılıyor. İlk kitapta beni çok rahatsız eden soğuk anlatım bu kitapta daha az göze çarpıyor, hatta kimi yerlerde klasik bir mitoloji derlemesi havası verdiğini söyleyebilirim. Yine de kitabın tür olarak arada kalmasına sebep olmuş diyebilirim. Çelimsiz çocuğun hayatının anlatıldığı bir roman olmasını bekliyorsunuz; fakat çocuğun hayatına çok az değiniliyor ve onun kurgusundaki karakterlerin hiçbiri somutlaştırılmıyor. Çocuğun psikolojik değişimi bile çok yüzeysel şekilde aktarılmış. Diğer yandan kitap gerçek anlamda bir derleme ya da başvuru kaynağı olmadığı için mitoloji hakkında bilgi verme konusunda da yüzeysel kalıyor. Bir bakıma kurgu ve kurgu-dışı kategorileri arasında sıkışmış kalmış. Doğal olarak kendinizi kaptıramıyorsunuz kitaba.

     Diğer bir sorun ise çeviri. Burada direkt çevirmenle alakalı bir sıkıntı olduğunu zannetmiyorum, onun yerine yazarın cümle yapısının çevrilince daha boğucu bir hal aldığını söyleyebilirim. Uzun uzun sayıp dökmeye dayalı cümleleri Türkçenin yapısına ters bulmuşumdur hep, çünkü yüklem sonda kaldığı için son kelimeye kadar sıralananlar bir anlam ifade etmeyebiliyor. Bu tarz cümlelerde kimi zaman başa dönüp anlamı zihnimde netleştirmek zorunda kalıyorum. Ne yazık ki -özellikle de doğa betimlemelerinde- bu tür cümleler çok fazla kullanılmıştı. Dozunda yapılsa hoş olabilir aslında. Belki de kitabı İngilizce orijinalinden okusam daha keyifli olacaktı.

     Sonuç olarak, yazarın başarısından ya da Ursula LeGuin'in kapağa eklenmiş alıntısından etkilenip kitabı almadan önce bir düşünün derim. Benim gibi daha önce kuzey mitolojisi hakkında kayda değer bir bilgisi olmayanlar için bilgi verici yanıyla güzel bir kitap, ama bu konuda daha önce okumuş bir insan için sıkıcı olabilir. Bu arada itiraf etmem gerekir ki iki kitabını da okumamın öncesinde A. S. Byatt'a karşı bir ön yargım vardı çünkü Harry Potter'a karşı sertçe yazılmış bir eleştirisini okumuştum - okumak isterseniz buradan söz konusu yazıya ulaşabilirsiniz. Bu açıdan bakınca A. S. Byatt'ın kitabını övenin Ursula LeGuin olması ilginç geliyor bana. Ursula LeGuin'i eleştirmek istemiyorum kesinlikle, o fantastik edebiyatın en büyük ve en saygın isimlerinden biri ve sadece yazarlığını değil, yayınevlerine ve edebiyat dünyasına karşı aldığı tavrı da beğendim bir insan. Ne var ki o da Harry Potter'ı daha önce sertçe eleştirmişti. Tabii onun eleştirisi kendi kitabından "esinlenme" durumu nedeniyle çok daha mantıklı sebeplere dayanıyordu, fakat onun da Byatt'ın da bu tür eserleri edebi anlamda basit ve değersiz bulduklarını düşünüyorum. Edebiyatı ciddiyetten ibaret gören bir bakış açısı beni yoruyor. Bir eserin kıymeti, akıcılığı ve verdiği keyifle ters orantılı olmamalı. Tabii ki burada çerez kitapların baş tacı edilmesi gerektiğini söylemiyorum, ama bu uğurda Harry Potter'ı kaçış edebiyatı diyerek eleştirmek pek de hoş olmuyor. Bu demek değil ki edebiyatın ağır isimleri tarafından takdir görürken kitleleri eğlendiren bir eser yazmak mümkün değil: en büyük örnek Patrick Rothfuss'un The Kingkiller Chronicle serisi. Bence o bu ikisini mükemmel şekilde dengeleyebilen az sayıdaki isimlerden biri (tabii onun kitaplarının da eleştirilecek yanları var, fakat bu konudaki yeteneğini takdir etmemek imkansız). Kingkiller Chronicle'a da Ursula LeGuin'in kapaktaki değerlendirmesini görerek başlamıştım.

     Bu yazıyı fazla uzattım sanırım.

     Herkese iyi okumalar!

11 Ocak 2017 Çarşamba

Geç Kalmış Bir Kar Yazısı

     Birkaç gündür herkes kar yağışından bahsediyor. Normalde yağdığı anda dışarı çıkıp karın tadını çıkarmayı sevsem de bu yıl nedense zorunluluk halleri dışında kar yağarken dışarı adım bile atmadım. Ruhum mu çürüdü, içimdeki çocuk mu yaşlandı bilmiyorum ama hala pencereden bakıp karın tamamen erimesini bekliyorum normal hayatıma dönmek için.

    Doğal olarak içime hiçbir şeyin tadını çıkaramayan sevimsiz insanlardan birine dönüşme korkusu çöktü. Ben de karla ilgili - geç de olsa - ufak bir yazı yazayım dedim.

     Atmosferi oluşturmak için en sevdiğim kış şarkısını koyuyorum.


     I was following the pack all swallowed in their coats / With scarves of red tied around their throats / To keep their little heads / From falling in the snow / And I turn 'round and there you go / And Michael you would fall / And turn the white snow red as strawberries in the summertime

     Bu şarkı, Fleet Foxes'ın en popüler şarkısı. Pentatonix ve Birdy tarafından yapılmış coverları da var sanırım, eğer onlardan dinlemeyi tercih ederseniz. Benim için de çok özel bir şarkı çünkü Fleet Foxes'ı ilk kez bu şarkıyla keşfetmiştim.

***

     Sanırım bu yıl kar ve kışın heyecanını yaşayamamamın nedeni kısa aralıklarla kış atmosferinde geçen iki kitap okumuş olmam. Biri Boris Pasternak'ın Doktor Jivago'su, öteki ise Kar.

     Doktor Jivago, Rusya'da çarlığın yıkıldığı ve yerine komünizmin geldiği dönemi farklı karakterlerin gözünden anlatan bir kitap. Ana karakter, kitabın başlığından da anlaşıldığı üzere Yuri Jivago, çarlık döneminin zengin ailelerinden birinde yetişmiş bir doktor. Kitabı okumadan önce 1965 yılında çekilmiş film versiyonunu izlediğim için tüm kitap boyunca onu Ömer Şerif'in yüzüyle hayal ettim. (Bir de Keira Knightley'li 2002 versiyonu var.)


     Ne var ki kitaptaki tasvir çok farklı. Kitapta Yuri, dikkat çekmeyen yüz hatları ama düzgün bir buırunla anlatılmış. Ömer Şerif bunun tam tersi sayılır: oldukça karakteristik yüz hatları ve o kadar da güzel olmayan bir burun. Ama tabii ki , onu o rolde izlemek harika bir şey, her ne kadar film günümüz izleyicisi için birazcık alışılmadık kaçsa da.

     Önemsiz bir detay hakkında çok fazla konuştum sanki... Aman neyse :P

     Kitabı genel olarak çok beğendiğimi söylemeliyim. Dozunda kullanıldığı zaman şiirsel dile bayılırım ve Boris Pasternak bunu kitabında çok güzel kullanmış. Kendisi de (tıpkı Jivago gibi) bir şair zaten. Kitabın sonunda da Jivago'nun yazdığı şiirleri bulabilirsiniz. Şiirler kısmını o kadar da özenli okuyamadım ama kitaptaki anlatım tarzının beni orijinal dilinde okuyabilenleri kıskanmaya ittiğini söyleyebilirim. Rusça bilmeyi gerçekten çok isterdim -öğrenmeyi düşündüm ama çok zor olduğu konusunda insanların genelinde görüş birliği var sanırım.

     Şunu da belirteyim: kitap biraz uzun. Bazı yerlerde daha kısa olamaz mıydı diye sorguladığım oldu. Yine de okumak size edebiyat ve kişisel zevkler açısından çok şey katacaktır. Filmini de izlemenizi öneririm - gerçi bazı karakterlerin yansıtılış tarzı kitaptaki kadar iyi değil sanki.

     Bir de kabarık sarı saç problemi var. Aşağıda niçin film ekibinizde bir tarih danışmanı bulundurmanız gerektiğine dair açıklayıcı bir resim bulacaksınız.

megamind + 60'lı yılların güzellik anlayışı

***
     Gelelim Kar'a... Rusya kadar olmasa da Türkiye'nin en soğuk şehrinde, Kars'ta geçen bir Orhan Pamuk romanı. Kendisi tarafından "ilk ve tek siyasi romanım" denilen bir kitap. Şair Ka'nın (adının baş harflerini kullanmayı tercih eden bir insan) İpek adında bir kızla evlenmek için Almanya'dan Kars'a gidişini ve orada tuhaf darbemsi bir şey yaşanmasını anlatıyor. 

     Bu kitabı okumamın üstünden çok az bir zaman geçmiş olmasına rağmen hakkında pek bir şey yazmak istemiyorum aslında. Aslında Orhan Pamuk'u sevmediğimi söyleyemem, daha birkaç gün önce Kafamda Bir Tuhaflık'ı bitirdim ve şimdiden favorilerim arasına girdi bile. Daha önce de Manzaradan Parçalar'a bir göz atmıştım sanırım. Masumiyet Müzesi'ni ise yıllar önce çocukken okuduğum için hakkında bir yorum yapamayacağım. Yine de emin olduğum bir şey var ki bu kitapların hiçbirinde Kar'ı okurken yaşadığım iç sıkıntısını yaşamadım.,

     Gözüme çarpan sinir bozucu yanlardan biri karın hep aynı kelimelerle tasvir edilmesi oldu. Şimdi net hatırlayamıyorum ama "iri taneli" ya da "parçalı" gibi bir kelime tekrar tekrar kullanılmıştı. Karakterin pencereden dışarı baktığı her sahnede ya da dışarıda her yürüyüşünde aynı tasvir. Defalarca. Leitmotif dedikleri buysa olmaz olsun.

     Kitapta beni rahatsız eden ikinci bir durum siyasi bir roman olmasına rağmen siyaset meselesinin çok bulanık, sınırları hiç belli olmayan bir düzlemde işlenmesi oldu. Karakterlerin söylemlerinin, görüşlerinin, tiyatroda yaptıkları şeylerin ne anlama geldiği anlaşılmıyordu hiç. Aslında günümüzde de çok tartışılan meseleler vardı kitapta, ama benim kafamda her şey birbirine girdi. Kitabın siyasi bir roman olması siyasi bir mesaj vermesini gerektirmiyor elbette, benim beklentim de bu yönde değildi zaten. Ama sanki bir şeylerin bir anlam ifade etmesi gerekiyordu? Özellikle Kadife ve Lacivert karakterleri konusunda yaşadım bu sıkıntıyı. İfade edilmek istenen şeyi alamadım - belki de benden daha bilgili bir okur kitlesine hitap ediyordur bu konuda.

     Sonuç olarak, bunaltıcı bir kitaptı. Zaten kar yüzünden tüm dünyayla bağlantısı kopmuş bir yerde geçen bir roman ne kadar iç açıcı olabilirdi ki? Edebi yanına ise girmeyeceğim, çünkü bir kitabı okurken kırk kere ilallah edince edebi özellikleri hakkında kafa yorasınız kalmıyor pek.

***

     Kışı sever misiniz bilmiyorum. Birkaç gündür yağan kar o kadar fazlaydı ki benim oturduğum yerin etrafı hala kardan adam yapılabilecek kadar kar dolu, gerçi birazcık buzlanmışlardır ama. Eğer yağarken tadını çıkaramadıysanız erimeden birazcık eğlenmenizi öneririm. Gerçi bu blogumun ikinci yazısı ve hiç kimseye de buradan bahsetmedim, o yüzden eminim ki iyi dileklerim şu anda kimseye ulaşmıyor.

     Yazımı Olaf'ın sözleriyle bitireceğim:

    Winter's a good time to stay in and cuddle / But put me in summer and I'll be a- happy snowman!