16 Nisan 2020 Perşembe

yılmadım ve hala bir şeyler çiziyorum


(wow so fancy)


(skeleton with an unintentionally disproportional body)


(i think this one looks kinda cool)


(i have shaky hands)




2 Nisan 2020 Perşembe

karantinadayım

merhaba.

sabah uyanıyorum. uyanıyorum. uyanı...

elimi uzatıyorum. telefona dogru. alarmı kapatıyorum.

telefon. mesajlara bakıyorum. tabii ki mesaj yok. yine de mesajlara bakıyorum. iç geçiriyorum. uyumalı. yım. hayır uyanmalıyım. mesajlara bakmamalıyım. (orada görmek istediğim şeyi görmeyeceğim.) mesajlara bakmamalıyım. mesajlara...

tabii ki mesajlara bakıyorum.

karantina garip geçiyor. bir şeyler okudum. bir şeyler düşündüm. bir şeyler çizdim. hepimiz hayatta kalmak için bir şeyler yapmak zorundayız.

buraya çizdiğim iki şeyi karantina anısı olarak ekliyorum:



that's all, folks!

hayatta kalalım.

22 Mart 2020 Pazar

ready player one


akıcı, ilgi çekici bir hikaye okumayı, alternatif bir dünyaya gömülmeyi, karakterlerle bağ kurabilmeyi çok özlemişim. uzun süredir (her ne kadar sevsem de) kurgu dışı okumalara o kadar boğulmuştum ki sadece iyi vakit geçirmek için bir şeyler okumanın nasıl bir şey olduğunu unutmuşum. sanırım bunun için coronavirüs’e teşekkür edebilirim. bir anlığına bütün hayatımın düzeni altüst olunca fabrika ayarlarıma dönmemi sağladı. doğal olarak ilk yaptığım şey roman okumaya sarılmak oldu.

ready player one iyi vakit geçirmek için güzel bir seçenek. kitabı goodreads’teki yorumlar üzerine okumaya karar verdim. enerji krizinin hüküm sürdüğü bir dünyada geçiyor, o yüzden hafiften distopik young adult romanlarını andıran bir havası var. öte yandan 80’lerde çocukluğunu/gençliğini yaşamış, o dönemin geek kültürüyle haşır neşir olmuş insanlara da hitap eden bir kitap, o yüzden daha olgun bir tonu olduğunu söyleyebilirim. kitabın her sayfasından o döneme dair farklı isimler fışkırıyor. bazı kısımlarda irrite olmaya çok yaklaştım, her an namedroppingin dozu kaçabilirmiş gibi geldi. benzer şekilde “dünya berbat ve anlamsız bir yer, hiçbir şeyin bir anlamı yok, biz evrende dolaşan bir toz zerresiyiz vs.” kısımlarında da cringe’in ve klişeliğin sınırlarına çok yaklaşıldığını hissettim. kitapta bu iki sorunu dengeleyen unsur, yazarın kendisini fazla ciddiye almıyor oluşu. başından sonuna kadar her şeyin kişisel bir hikayenin parçası olduğunu hissediyorsunuz. evrenin anlamsızlığıyla ilgili kısımlarda “bak burada önemli bir şey söylüyorum!!1!” tavrı yok. karakter, tişörtünün renginden bahsediyormuş gibi bunlar anlatıyor. elbette bu tür bir dünyanın kitaptaki sanal gerçeklik evrenini (OASIS’i) daha anlamlı kılmak için gerekli olduğunu görebiliyorsunuz ama o kadar. benzer şekilde nostalji ve namedropping yapılan kısımlarda da abartılı bir ton yoktu, o nedenle tanıdık gelmeyen çok fazla şeyin olduğu kısımlarda bile keyif alabildim.

dünyayla ilgili ek bilgilerin verildiği kısımlarda üslup daha iyi olabilirmiş. kitapta bunları doğrudan ana karakterin (wade’in) sesinden dinliyorsunuz. wade, oasis hakkında çok fazla şey bildiği için bunları anlatabiliyor olmasında sıkıntı yok, ama direkt okuyucuya yönelik bir anlatım stili olunca wade’in ve yazarın sesi birbirine karışıyor. açıkçası ben evrene dair detayları daha farklı şekillerde öğrenmeyi seviyorum. farklı medya türlerini (o evrene dair başka kitaplar, gazete haberleri vs.) kullanmak, olayların içine yedirmek gibi yöntemler daha bir gerçekçilik katıyor. kendimi bir hikayeye verdiğimde bunun bir anlatı olduğunun gizlenmesinden ve o dünyayı ciddiye alabilmekten hoşlanıyorum. bu konudaki favorim brad bird’ün incredibles’ın başında yaptığı şey: daha dünyayla tanışmadan karakterlerin röportaj kayıtlarının gösterilmesi. bence insanı anında hikayeye muhteşem bir taktik. fakat bu başka bir yazının konusu, o nedenle çok dağılmadan devam edeyim.

kitaptaki ana villain IOI adında, OASIS’i ele geçirmeye çalışan bir şirket. şirket-villain’ları hem gerçekçi hem korkutucu bulduğum için bundan çok hoşlandım. gerçek dünyayla ilgili göndermelerin bazıları (james halliday’in hikayesinin steve jobs’ınkine benzemesi gibi) biraz fazlaydı ama emek sorunlarıyla ilgili göndermeler çok hoşuma gitti. günümüzde pek çok oyun ve entertainment şirketinde çalışanlar ciddi anlamda sömürülüyor ve ilk başta insanların kendi hikayeleri, kendi haya güçleri ve arkadaşlık ilişkilerinden doğan bir kültür büyük oranda metalaştırılmış durumda. IOI’ın yerine disney gibi bir şirketi koyabilirsiniz. benim anladığım kadarıyla kitap pek çok açıdan bu kültürün ele geçirilmesine karşı bir tepkiyi ifade ediyor. bu yanı hoşuma gitti. gerçek dünya aynı sistem tarafından mahvedilmişken tek kaçış yolunun da tehlike altına girmesi bence bir roman için anlamlı bir başlangıç noktası en eleştirilen yanlarından biriymiş aynı zamanda. 

son olarak, kitabın final sahnesinde ağladım. ruh halim de buna müsaitti, kabul ediyorum. ama karakterler bana bir şekilde dokundu. özellikle wade’in aech’le arkadaşlığı ve art3mis’le ilişkisi. art3mis’le ilk kez yüz yüze geldiği an. ve halliday’in hayat hikayesi tabii. :’)


okumanızı öneririm. madem pandemi dönemindeyiz, sağlıklı günler diliyorum! :P

22 Şubat 2020 Cumartesi

little women (2019)



little women'ın yeni uyarlaması aslında aylar önce çıktı, ama türkiye'de vizyona girme tarihini 14 şubat'a denk getirdikleri için yeni izleyebildim. (not: yazıyı 22'sinde yayınlıyorum ama filmi 14 şubat'ta izledim). güzel bir sevgililer günü etkinliği olmakla birlikte sinemaların her seferinde en sevdiğim filmlerin tarihini değiştirmesinden bıkmış durumdayım. animasyon filmlerinde aynı şeyi yapmalarına çok alıştım çünkü her seferinde çocukların tatiline ya da karne zamanına denk getirmeye çalışıyorlar. ne var ki bir yetişkin filminde bunu yaşamayı beklemiyordum. üstelik gitmeyi planladığımız ilk sinema salonunda gösterime bile girmemişti film, sanırım çok az yerde gösteriliyor. ne diyeyim, çok üzücü bir durum.

sinema tamamen kadın izleyicilerle doluydu, bazı sahnelerdeki tepkilerden anladığım kadarıyla çoğu kitabı okuyarak gelmiş insanlar. daha "maskülen" film türlerini seven kadınlar varken bu tür daha feminen eserlerin erkekler tarafından izlenmemesi çok üzücü bir şey. adı "little women" olunca denemeyi bile düşünmüyorlar sanırım. cinsiyet rolleri :( ama tabii ki çok keyifli bir seyir oldu benim için. filmin başlarında biraz şaşırdım, çünkü senarist lineer bir yol izlemek yerine hikayeyi flashbackler halinde anlatmayı seçmiş. sahneler kitaptakinden daha farklı bir sırayla ilerliyor. 94 uyarlamasını defalarca izlediğim için sahnelerin o filmdeki gibi ilerlemesini bekliyordum, bu nedenle alışmam birazcık zaman aldı. fakat senaryo işini iyi bir şekilde kotardıklarını söyleyebilirim. hem çok bilinen bir kitap uyarlaması olduğu için filme ferah bir hava katmış, hem de hikayeye sadece little women'daki hikayenin değil louisa may alcott'un kendi hikayesinin de yedirilmesini sağlamış. spoiler vermek istemiyorum ama bu sayede filmin sonu da daha yenilikçi bir şekilde bitiyor. kadın protagonistin sadece aşkı ve evliliği üzerinden tanımlandığı hikayenin dışına çıkılıyor, hatta ucu biraz açık bırakılıyor diyebilirim.

filmden çok memnun kaldım. bir uyarlama olarak hem karakterlerin ruhunu korumayı başarmış hem de modern izleyiciye hitap edebilmiş. senaryoda uygulanan teknik kitabı okumamış izleyiciler için biraz yabancılaştırıcı olabilir, ama aynı zamanda kitabı okusa sevmeyecek insanlar tarafından da sevilebilecek bir film ortaya çıkardığını düşünüyorum. her ne kadar jo'nun ana karakter olduğu çok belli olsa da karakterlerin her birine ayrı bir önem gösterilmiş. özellikle de beth'in karakter gelişimine yeterince vakit ayırdılar mı diye dikkat ettim ve bunun başarıldığını gördüm. oyuncular harikaydı. timothee chalamet'ye call me by your name'i izlediğimden beri özel bir hayranlığım var zaten, laurie rolünde de harikaydı (özellikle önceki filmdeki christian bale'in laurie'siyle karşılaştırılınca). bu filmde ilk kez izlediğim saoirse ronan'a da bayıldım. en ilginci de emma watson'ın meg rolünde olması. itiraf etmeliyim ki beauty and the beast'ten sonra emma watson'a hafiften gıcık olmaya başlamıştım sürekli kendi kişiliğinin varyasyonlarını oynadığını düşündüğüm için. onu meg rolünde izlemek bu algıyı kırmamı sağladı. güzel bir iş başarmış. beth'le ilgili kısımlarda tabii ki biraz ağladım, ama salondan çok mutlu bir şekilde çıktım. iyi bir film izlemek harika bir  duygu, ama iyi bir uyarlamanın bunun da ötesine geçen bir keyfi var. ileride geleneksel bir kış filmi olarak tekrar izlemeyi planlıyorum :) umarım fırsat olur da sevdiğim kitapların güzel uyarlamalarıyla daha sık karşılaşabilirim.

2 Şubat 2020 Pazar

bir şeyler izledim

selam. ışık hızında geçen bir tatilin ardından bir anda okulun ilk haftası sona erdi, neye uğradığımı şaşırdım. açıkçası derslerin başlamasından çok memnunum çünkü bu dönem inanılmaz keyifli bir programım var ama öncesinde birkaç blog yazısı yazmayı planlamıştım. olmadı, yapamadım. şimdi buralar boş kalmasın diye kısaca izlediğim bir şeylerden bahsedeceğim. öte yandan okumaya değer olur mu bilmiyorum çünkü düşünerek yazılmış bir şeyler olmayacak. read at your own risk.



better than us

bu bir rus netflix dizisi. geçen dönem rusça dinleme pratiği yapmak için izlemeye başladım. çok acayip bir dizi olduğunu söyleyebilirim. hikaye insansı robotlar üzerinden dönüyor ama türk televizyonlarında izlediğimiz şeyleri andıran bir aile-entrika-holding arka planına sahip. hatta bazı karakterler bizdeki yerleşik tiplere (cefakar anne, şirket sahibi kötü adam, aşırı şirin çocuk vs.) tam olarak karşılık geliyor. bu durum ara ara ruslarla aramızdaki kültürel benzerliği sorgulamama bile neden oldu. dizideki robot aileyle ilgili kavramları sorgulamak için bir araç işlevini görüyor. kusursuz bir robot, bir annenin/eşin yerini tutabilir mi? spoiler olmasın, ama benim anladığım kadarıyla buna verilen cevap olumsuz. yine de bazı yönleriyle alışılmadık bir robot portresi sunulmuş. robotları canlandıran oyuncular da oldukça iyi bir iş çıkarmış.

tamamını izlemeye değer mi? pek zannetmiyorum. ama birkaç bölüme göz atıp eğlenebilirsiniz. benim için işlevini yeterince gördü, birkaç güzel rusça küfür öğrendim. bir gün olur da rusya'ya gider ve trafikte takılı kalırsam birilerine sövebilirim :P bi tane daha rusça diziye başlamıştım trotsky'nin hayatı hakkında, oyuncular daha iyi olmasına rağmen better than us kadar sarmamıştı. belki bi ara onu da bitiririm.



perfect blue

bu bir uzun metraj anime. mimarin adındaki bir j-pop yıldızının kariyerini değiştirip oyunculuğa geçişini, bu sırada ajansı tarafından nasıl yönlendirildiğini ve sektör uğruna yaşadığı psikolojik bölünmeyi anlatıyor. black swan'ın yönetmeni bu filmin hayranıymış, bayağı da esinlenmiş sanırım.
animasyon izleme modumdaydım, film de kısa olduğu için bir bakayım dedim. oldukça karanlık bir teması var, kişisel olarak pek tercih ettiğim bir şey değil, ama kendini izlettirdi.çizim tarzı oldukça hoştu. filmin en güçlü yanı ise müzikleriydi. gerilimden ve bulmaca tarzı kurgulardan hoşlanıyorsanız izlemenizi öneririm.

bu kadar :)


5 Aralık 2019 Perşembe

Ha-Joon Chang - Kapitalizm Hakkında Size Söylenmeyen 23 Şey






Hadi ekonomi konuşalım.

Bu cümleden sonra gelebilecek cümlelerin %90'ı inanılmaz sıkıcı - ama neyse ki bu kitap öyle değil. Bu kitap sadece anlamanız için yazılmış. Net, akıcı ve kolayca okunabiliyor. Koreli bir Cambridge profesörünün gözünden neoliberalizmin problemleriyle yüzleşiyorsunuz. Chang, sakin bir ana akım ekonomistler ve çağdaş kurumlar tarafından gözümüze sokulan bazı "gerçekler"i sorguluyor: Serbest piyasa ekonomisi gerçekten "serbest" mi? Güçlü regülasyonlar ekonomi için her zaman zararlı mı? Eşitsizlikler haklı bir temele bir temele mi dayanıyor? Tüm bu temel sorular 23 maddeye indirgenmiş. Her maddede Chang önce bize gösterilen açıklamayı özetliyor, sonrasında buna olan eleştirisi sunuyor.

Hoş bir kitap. Açıkçası okumaya niyetim yoktu, kütüphanede rastgele denk geldim. Geçen yıl ekonomiye giriş dersini alırken hocamız bu kitabı önermişti ve hafif bir şeyler okuma modumdaydım, o nedenle bakmak istedim. Geçmişte aldığım dersler nedeniyle kitaptaki içeriğin çoğuna hakimdim diyebilirim, sadece terimler benim öğrendiğim perspektiften biraz daha farklıydı. Klasik bir ekonomi eğitimiyle yetişmiş, o düşünce şeklini iyi tanıyan birinde bu maddeleri net bir şekilde okumak bazı açılardan zihninizi toparlamakta yardımcı olabilir. Konuya yeni girecek insanlar için kesinlikle harika bir kitap, temel seviyedeki kavramlara kolayca hakim olmanızı sağlayabilir. Ayrıca İngilizce orijinalinin kapağını pek tatlı buldum. Türkçe baskının kapağı da tasarım olarak aynı, yalnızca devekuşu çizimi biraz değişmiş (bence daha çirkin olmuş :P).

Bu minik yazıyla da blogun yeni dönemini açmış olalım. Bakalım 2020 nasıl bir yıl olacak burası için   :D

22 Temmuz 2017 Cumartesi

Gaiman'ı Okumak - I. Kısım

     Birkaç gün önce, en azından 5 yıldır yapmayı planladığım, hep aklımın bir köşesinde yer etmiş bir şeyi -sonunda!- başarabildim: Sandman'e başladım! Hatta iki cildini (Preludes and Nocturnes ve The Doll's House) bitirdim bile. Bugün ikinci cildi bitirdikten sonra kendimi "neden bununla bir şeyler yazmıyorum?" diye düşünürken buldum ve bir blogum olduğunu hatırlayıverdim. Şunu da belirteyim, bu yazı yalnızca Sandman hakkında değil, okuduğum tüm Gaiman eserleri ve benim kişisel Gaiman "serüvenim" hakkında olacak. Sonrasında da Gaiman okumaya yeni başlayacak insanlar için rehberimsi bir şey ya da hiç değilse bir okuma sırası hazırlamaya çalışacağım. Okumadığım Gaiman kitapları, yani Anansi Boys, Fragile Things, Fortunately the Milk, Trigger Warning ve Sandman dışındaki Gaiman çizgi romanları bu listeye dahil olmayacak. Ayrıca Sandman'in ilk ikisi dışındaki ciltlerini (hepsini okuyamadığım için) bu listeye dahil etmeyeceğim.

     SPOILER İÇEREBİLİR. Yazıyı elimden geldiğince spoilerlardan uzak tutmaya çalışacağım, fakat benim spoiler ölçütüm sizinkiyle aynı olmayabilir.

     İyi okumalar!

***
     Neil Gaiman okumaya başladığımda, yanlış hatırlamıyorsam 10 yaşındaydım. Doğal olarak, okuduğum kitap da bir "çocuk kitabıydı", hatta sevgili yazarımızın en ünlü çocuk kitabı olduğunu söyleyebiliriz. Bilinçli Gaiman okurları dışında da bilindiğine inandığım, ayrıca bir animasyon filmi de yapılmış olan bir kitap bu: Coraline, ya da hiç hoşlanmadığım Türkçe çeviri başlığıyla "Koralin ve Gizli Dünya." (cidden, bu ülkedeki çeviri kitap başlığına açıklama ekleme alışkanlığı ne zaman bitecek merak ediyorum.)

     Bu kitabın masum görünüşüne, film kapaklı baskısına, çocuk kitabı kategorisinde sayılmasına falan kanmayın sakın. Coraline karanlık bir kitap, hatta şimdiye dek okuduklarım arasında bile en karanlık Gaiman kitabı olduğunu söyleyebilirim. Tabii bu durum, karanlık tabirinden ne anladığınıza göre de değişir. Çocuklar için yazıldığından dolayı kitaptaki kan, vahşet, ölüm oranı yazarın yetişkinler için yazdığı kitaplara kıyasla oldukça az; fakat bu kitap pek çok insanın içinde bulunan belirsiz, gizli kalmış bir noktaya dokunuyor: "Şeytanla anlaşma yapmak" pahasına aileni, hayatını değiştirme arzusu. Böyle söyleyince binlerce kez işlenmiş, oldukça klişe bir konu gibi geliyor kulağa; fakat Gaiman bu konuyu muazzam bir şekilde işliyor. Bu konunun klişe olabilecek başka şeylerle de bir araya geldiğini görüyoruz: çocuk kitaplarında sık görülen yeni bir yere taşınma meselesi, "perili ev", başka bir dünyaya açılan bir kapının keşfi, konuşan hayvanlar... Tüm bunları süsleyen, bazısı absürt ve ilgi çekici, bazısı korkutucu, bazısı etkileyici karakterler var kitapta. Ne var ki tüm bunlar, tek ve geniş bir çatışmanın içinde kaynaşıyorlar: Sıkıcı ve eğlencelinin, bilinen ve bilinmeyenin, güvenli ve tehlikelinin çatışması. Yetişkinler tarafından konulan kuralları, tehlikeyi göze alarak terk etmek ve daha zevkli olanı tercih etmek. Bir neviyle brokoliyle çikolatanın çatışması diyebiliriz. Gerçi çikolata bu durumda biraz masum bir seçenek gibi görünüyor. Çikolatanın zehirli olduğunu ve Coraline'in gözüne düğmeler dikmeye kalkıştığını söylersek tehlikenin boyutu daha iyi anlaşılacaktır.

     Bir şeyi itiraf edeyim: Hala Coraline'i okumaktan birazcık korkuyorum. Son okumamın üzerinden bayağı zaman geçti, ama şimdi okusam büyük ihtimalle yine aynı etkiyi gösterir. Evde tüm ışıkları açmak zorunda kalırım, gece uyuyamam filan. Filmi de aynı etkiyi yaratıyor, hatta bazı açılardan daha korkunç olmayı başarıyor. Bu arada, oldukça iyi bir film olduğunu da belirteyim. Bir uyarlama olarak da, animasyon filmi olarak da harika. Bu tarz şeylere dayanamayan çocuklara izletmenizi önermem, ama bence yetişkinler için stop motion filmler kategorisinde izlenmesi gerekenler listesinde bulunmalı.

    Genel olarak baktığımda Coraline'in her açıdan öne çıkan, kaliteli bir eser olduğunu düşünüyorum. Okuduğum ilk Neil Gaiman kitabı olmasından da memnunum. O yaştaki bir çocuğun Gaiman'ın tarzını sevmesini sağlayacak, güzel bir başlangıç kitabı. Benim o yaştaki halimden daha az hassas çocuklar için (ki çoğu öyledir diye düşünüyorum) korkunçluğu da sorun olmayacaktır. Buraya, kitabın ruhuna en uygun bulduğum kapak resmini de koyarak yazımın Coraline kısmını bitireyim o halde:

Sanat açısından en beğendiğim Coraline kapağı olmasa da bulabildiğim en "korkunç" kapak buydu.
***

     Coraline'i bitirdikten sonra uzun süre başka bir Gaiman kitabı okumadım. O dönemde fantastik edebiyattan anladığım şey, yoğun bir şekilde worldbuilding içeren, apayrı ve kendi içindeki tüm detayları düşünülmüş bir dünyada geçen, seri halinde kitaplardı. Belki okuyup da sevebileceğim tek kitabı The Graveyard Book'tu o zamanlar. Adamın yazdığı diğer kitaplar hakkında da çok az bilgim vardı, sadece Sandman'in adını duymuştum ve okuduğum kadarıyla konusu, özellikle de Dream karakteri çok ilgimi çekmişti. O dönemde çizgi romanlarla da pek alakam yoktu ve seriyi edinmek için hiçbir zaman ciddi bir çaba göstermedim. Yine de daha sonra Gaiman'ı okumam gerektiği fikrinin aklıma yerleşmesi Sandman sayesinde oldu -her ne kadar Sandman'i ancak yıllar sonra okuyabilsem de.

     Tamamen başka şeylere odaklanmışken ve Gaiman okuma fikri hiç aklımda yokken lisede, ilk sınıfımda, serinin tamamını okumuş bir çocukla karşılaştım. O sırada içinde bulunduğum ortamda bu oldukça etkileyici bir özellikti. Lisenin öncesinde, tanışacağım insanlara dair büyük beklentilerim vardı ve sonrasında pek çok açıdan tam anlamıyla hayal kırıklığına uğradım. Sınıfımın neredeyse tamamından nefret ediyordum. Hiç kimseye, kendim de dahil olmak üzere, katlanamıyordum. Sınıfımdaki Sandman okumuş çocuk (kısaca SSOÇ diyelim) okulda saygı duyduğum az sayıdaki insanlardan biriydi ve bayağı kültürlüydü. SSOÇ'la pek arkadaş olamasak da bir gün Sandman'in benim de ilgimi çektiğini ve okumayı istediğimi söyledim, o da bir teneffüs boyunca bana Sandman hakkındaki sevdiği şeyleri, mitolojik yanını, farklı sanatçıların karakterleri çizim tarzını falan anlattı. Hatta biraz Stardust'tan falan da bahsetti. Daha sonra, çok kısa bir zaman içinde SSOÇ da ben de okul değiştirdik, o yüzden hala Gaiman'ı seviyor mudur bilmiyorum. Söylemeden edemeyeceğim, tam "aaa ortak noktalarımın olduğu bir insanla tanıştım!" derken asla arkadaş olamamak çok kötü bir şey, özellikle de yalnız ve mutsuz bir ergenseniz. Gerçi yalnız ve mutsuz bir ergen olmak başlı başına kötü bir şey. (Ahh lise yılları. Şimdi gidip biraz My Chemical Romance dinleyeceğim sanırım :P)

     Devam edelim. SSOÇ sağ olsun, bir gün yakın bir arkadaşımla konuşurken ona Gaiman okumak istediğimden bahsettim ve o da SSOÇ'la bir teneffüslük sohbetimden yaklaşık bir yıl sonra, doğumgünümde bana Interworld'ü (ya da Türkçe başlığıyla Ara Dünya'yı) yolladı. 

     Hediye kitapları değerlendirirken zorlanıyorum. Kitabın menfi yönlerinden bahsettikçe o kadar zahmet edip de hediye almış kişiye hakaret ediyormuşum gibi geliyor. Hele de alan kişi yakın arkadaşımsa. Ama şimdi madem biz bizeyiz, itiraf etmem gerek: Arkadaşımın bana doğum günü hediyesi yollaması ne kadar harika bir davranışsa da kitap... birazcık talihsiz bir seçimdi. Öncelikli olarak, bir bilim kurgu kitabıydı ki bilim kurguyla aram çoğu zaman iyi değildir. İkincil olarak Gaiman standartlarına göre cidden kötü bir kitaptı.

     Önce şuraya havalı bir kapak resmi koyayım:



     Kapakta neden Yunan büstüne benzer bir şey bulunduğuna dair hiçbir fikrim yok. Açıkçası, kitap hakkında hatırladıklarım şunlardan ibaret: Paralel evrenler. Aynı çocuğun zilyon tane ayrı evrenden çıkmış, ismi biraz değişik versiyonları. Yürümekle ilgili süper gücümsü bir şey. Bir de - ımm, uzay gemisi? Bunu söylerken hiç de kendimden emin hissetmiyorum, ama şimdi dönüp bakınca uzay gemisiyle ilgili bir şey mutlaka olmalıymış gibi geliyor. 

     Bu kitap hakkında söyleyebileceğim çok az şey var. Konu bakımından yaratıcı olduğunu, orijinalliğini takdir ettiğimi hatırlıyorum. Kolay okunur bir kitap olduğunu, sıkmadığını söyleyebilirim. Sonradan öğrendiğim kadarıyla İthaki çevirisinde beğenilmeyen çok nokta varmış. Ben okurken pek fark etmemiştim, ama eğer okuyacağım diyorsanız orijinal versiyonunu tercih etmenizi öneririm. Çok bayılmadığım bir kitapsa da okurken ıstırap çekmedim, o yüzden bilim kurgu seviyorsanız bir denemenizden zarar çıkmaz herhalde.

***

     Gaiman'ı ilk kez yetişkin aklıyla, bilinçli bir şekilde okuyuşum Stardust sayesinde oldu. Nasıl bir kitap olduğunu belirtmek için şu alıntı yeter sanırım:

"A philosopher once asked, "Are we human because we gaze at the stars, or do we gaze at the because we are human?" Pointless, really... "Do the stars gaze back?" Now, that's a question."

     Bu alıntıyı çok seviyorum. Tüm Gaiman kitaplarındaki en sevdiğim kısımlardan biri olabilir. Benim için, bir bakıma fantastik edebiyatın ne olduğunu özetliyor sayılır: var olduğumuz dünyanın sıkıcı kalıplarından kurtulabilmek, saf yaratıcılık ve hayal gücü. Kafamızdaki sınırların yok oluşu.

     Daha önce Gaiman okumuş birine, "Bu yazarın kitaplarını okumaya nereden başlamalıyım?" diye sormanız durumunda alacağınız cevap büyük ihtimalle Yıldız Tozu olur. Katılıyor muyum bilmiyorum, Yıldız Tozu'nu sevmiş olmama rağmen daha çok sevdiğim Gaiman kitapları var. Ne var ki bu tercihin arkasındaki mantığı anlayabiliyorum. Daha önce fantastik edebiyatı severek okumuş bir insan için Yıldız Tozu, fantezinin beslendiği klasik kaynaklarla Gaiman'ın kendine özgü stilinin mükemmel bir bileşimi olacaktır. Okurken tanıdık bulacağınız, rahat hisstmenizi sağlayacak bir sürü motif var: verilen bir söz uğruna önemli bir yolculuğa çıkan bir kahraman, cadılar, sihir, bir panayır, her yerden fışkırıp duran sihir... Fakat Stardust'ı özel kılan şey, Neil Gaiman'ın kitabına yansıttığı saf yaratıcılık. Buna peri masallarının matraklığını yansıtan türden bir yaratıcılık diyebiliriz. Eski bir Üstelik bu güzel özellik İngiliz kasabasında yaşayan karakterin sıkıcı hayatıyla hiç göze batmadan birleştirilmiş. Kitap boyunca her yerlerden beklenmedik bir şeyler çıkabileceği hissiyle ilerliyorsunuz, öyle de oluyor zaten. Mantığa uygunluk, sıradanlık bir anda norm dışı şeylere dönüşüyor, tıpkı üstte verdiğim alıntı gibi. Bu açıdan bakıldığında bir peri masalının verdiği hissiyata oldukça yaklaşıldığını söyleyebilirim. Sonuçta Stardust, herkesin bahsettiği şekilde "yetişkinler için bir peri masalı."

     Kitabı okuyalı iki yıl olmuş. Okuma deneyimime dair hatırladığım en önemli şey, bu bahsettiğim peri masalı atmosferi. Yıldızın, yani Yvaine'in ilgi çekici, sivri köşeleri olan bir karakter olduğunu hatırlıyorum. Ana karakter ise aklımda oldukça silik bir şekilde kalmış. Kitabın başlarındaki kasaba kısımlarında biraz büyülü gerçekçilik havası olduğunu anımsıyorum. Kitaba dair en net hatıram ise UÇAN GEMİ. Basbayağı kürekleriyle, tayfasıyla falan uçan, alta bakınca bulutları gördükleri bir gemi vardı. Böyle söyleyince kulağa o kadar da özel bir şeymiş gibi gelmiyor, ama okurken çoooook hoşlanmıştım bu fikirden. Hayatımın geri kalanını öyle bir gemide geçirmeyi çok isterdim.

     Stardust, başlangıcından sonuna kadar okumaya değer, ilgi çekici bir kitap. Bunları yazarken kitabı hatırladıkça yeniden okuma isteğim canlandı bile. Kitaptan uyarlama bir film de var aynı zamanda, fakat izlemeyi denediğimde pek de beğenmemiştim. Hikayenin değiştirilmiş, Hollywood usulü cilalanmış bir versiyonu gibiydi ve karakterlerin hiçbiri zihnimde canlandırdıklarıma benzemiyordu. Bu nedenle izlemenizi önermem. 

     Yazımın Stardust kısmını tamamlamadan önce ufak bir uyarıda bulunmak isterim: Stardust'ın bir peri masalı olmasına aldanmayın. Çoğu Gaiman kitabı gibi, bu kitabın da karanlık yanları var. Sonuçta boşuna "yetişkinler için" demiyorlar.

Bu da kapak resmi

***

     Yazımın bu ilk kısmının bitişini, kalbimde özel bir yer tutan bir kitapla yapmak istiyorum: The Ocean at the End of the Lane.

     Bu kitap, Coraline ve The Graveyard Book ile birlikte en sevdiğim Gaiman kitapları arasında yer alıyor. Üçüne de baktığımda, kurgularının arkasında anlatılan şeylerde bir benzerlik görüyorum. Üçü de çocuk karakterlerin gözünden anlatılıyor, ki Gaiman'ın çok iyi becerdiği bir şey bu. Üçü de içinde melankolik bir taraf barındırıyor. Üçünde de büyümeye dair, biraz acı çekerek öğrenilmiş bir şeyler var.

     Kitaplar arasında "çocuk kitabı" ya da "yetişkin kitabı" gibi yaş grubuna dayalı ayrımlar yapmaktan hoşlanmıyorum. Buna rağmen, eğer alışıldık ölçütlerle sınıflandıracak olursam, The Ocean at the End of the Lane (phew, ne kadar uzun bir ismi varmış!) yetişkin kategorisinde kalıyor. Hatta bu kitabın yetişkinliğe erişmeden tam olarak anlaşılamayacağına inanıyorum. Büyümek, çocukluğun geride kalışı üzerine çok fazla şey barındırıyor. Belki de bu yüzden herkesin kalbine dokunabilecek bir kitap bu.

     Çocukluk ve yetişkinlik arasındaki farklar üzerine kitapta yazanlardan biri bu:

"I do not miss childhood, but I miss the way I took pleasure in small things, even as greater things crumbled. I could not control the world I was in, could not walk away from things or people or moments that hurt, but I took joy in the things that made me happy."

     Bu kısım, kitaptaki en sevdiğim kısımlardan biri ve benim için en büyük kişisel değeri taşıyanlardan. Gün geçtikçe burada anlatılan şeyi daha iyi anlıyorum. Küçükken, hayatımın geçtiği çerçeve şimdikine kıyasla çok daha sorunluydu. Asla kontrol edemeyeceğim, nasıl kaçacağımı bilmediğim, hatta kötü olduğunun farkına bile varmadığım kötü şeyler vardı hayatımda. Aile, okul,  arkadaşlar... Hiçbirisinden tam anlamıyla memnun olduğumu hatırlamıyorum. İşin kötüsü, sorunlarımdan asla kaçamıyordum. Bir şeyleri tek başıma değiştirebilmem hiçbir zaman mümkün değildi. Çocukluğunun bir noktasında yetişkinliğin özgürlüğüne kavuşmak için can atarak beklemiş her insan eminim ki anlar bu duyguyu. Bir iki yıldır, kendimi tam anlamıyla yetişkin olabilmişim gibi hissediyorum. Kendi paramı kazanıyorum. Kendi tercihlerimi yapıyorum. Yetişkin olmanın en güzel yanı, kendi hayatının sorunlarını tercih edebilmek. Başkalarının sorunlarına mecbur değilsin, hiç değilse iki seçeneğin oluyor her zaman. Daha başlangıcında olmama rağmen her gün kendimi bu özgürlük için minnettar hissediyorum. Ancak bu özgürlüğe kavuşmamı sağlayan şey, yani hayatımın sorumluluğunun bana ait olması, hayattan aldığım zevki azaltıyor. Her şey bir perdenin arkasına saklanıyor sanki. Eski canlılığını, eski gücünü kaybediyor. Yavaş yavaş soluyor.

     Bu konu üzerine, yani büyümenin hayattaki zevki yok etmesi üzerine çok düşündüm. Hep aklıma bir South Park bölümünü geliyor bu konuyla ilgili olarak: Stan'in cynical birine dönüşüp her şeyi bok olarak görmeye başladığı bölüm. Neyse, bu bağlantıyı niye kurdum bilmiyorum, pek gerek de yoktu aslında. (İzlemek isterseniz, 15. sezonun 7. bölümü.)

     Belki de mesele yalnızca çocukken yetişkinlerin seçtiği sorunlarla fazla boğuşmuş olanlar için bir sorun haline geliyordur. Belki de bununla uğraşmamış olanlar için yetişkinlik, minnettarlık hissettiren bir durum falan değildir. Sadece çocuklukta alınan zevkin bitmesiyle oluşan bir boşluk vardır hayatlarında, hepsi bu.

     Fazla kişiselleştim sanırım. Bu kitabı, kendi duygularımla bağlantı kurmadan okuyabilmek mümkün değil benim için. Sanırım bu sebepten dolayı çok seviyorum. Belirtmek isterim ki, benim gözümde Gaiman'ı kıymetli bir yazar yapan şey, bu tür konuları incelikle işleyebilme yeteneği. Stardust'ı her ne kadar sevsem de benim için yalnızca güzel bir kitap konumundaydı, o kadar. Gaiman'a duyduğum hayranlığı başlatan kitap ise The Ocean at the End of the Lane oldu. Hala Gaiman'ın diğer yetişkin kitaplarında takındığı tarzda beğenmediğim pek çok yan var. Örneğin fantezi unsurlarındaki tutarsız yan beni rahatsız ediyor. Harry Potter'la büyümüş bir insan olarak, normal-dışı dünyanın tutarlı bir şekilde sistemleştirildiği eserleri daha bir seviyorum, dünyalarını kendime daha yakın buluyorum. Öteki bir sorun da Gaiman'ın hikayenin kendisini oluşturan kısımlar dışında karakterlere ve kurduğu dünyaya dair çok az bilgi vermesi. Onun kitaplarında kurgunun sağlam bir temele oturacağından, sonunda tatmin olacağınızdan emin olabiliyorsunuz; fakat her seferinde daha fazlasını isterken bırakıyor sizi. Belki de bu nedenle Gaiman'ın kitaplarını okurken "kitap okuyorum" duygusundan kurtulamıyorum. Tabii Coraline, The Ocean at the End of the Lane ve The Graveyard Book'u bunun dışında tuttuğumu belirtmek isterim. Bunların üçü de güçlü kitaplar, üstelik hepsinin anlattığı meseleler dış dünyadan çok insanın içindeki dünyaya, kişisel hikayesine dair olduğu için detaylandırılmış bir dış dünyanın yokluğunu hissetmiyorsunuz.

     Bu kitaba dair paylaşmak istediğim bir alıntı daha var:

"Oh, monsters are scared," said Lettie. "That's why they're monsters."

     Kulağa güzel gelen bir alıntı. Üzerinde düşünmek için çok fırsatım oldu ve fark ettim ki burada kastedilen şeye hiçbir şekilde katılmıyorum. (hahaha bunu beklemiyordunuz dimi :D)  Bence bir şey yüzünden canavara dönüşmekle sebepsiz yere canavar olmak arasında büyük bir fark var ve bir canavarı gerçek bir canavar yapan şey, ikincisi. Tabii bunu alıntıyı fantastik bağlamdan çıkararak konuşuyorum. Ufak bir cümleyi bu kadar ciddiye almam abes tabii, ama canavar olmayı bir sebebe bağlayarak bunu doğru ya da empati kurulabilir bir şeye dönüştürmek bana yanlış geliyor. Aklıma Melez Prens'te Dumbledore'un Harry'ye Voldemort'a üzülüyor olabilir misin diye sorması geliyor. Ne kadar korkarsa korksun, herkesin canavar olmamak için bir seçeneği vardır. Zaten cesaret de korkuya rağmen doğru seçeneği tercih etmek değil mi?

     Ufak bir alıntıya fazla kafa yordum sanırım. Kitapta da bir canavar var, ama bu alıntıyla bir alakası var mıydı hatırlamıyorum. Feci şekilde korkunç olduğunu hatırlıyorum ama.

     Bu kitabın da bir kapak resmini koyarak yazımın 1. kısmını bitirmek istiyorum:



     Hepinize iyi okumalar!